Beşinci Katın Merdiveninde

Öyle mutlu uyandım ki…
İçimin zehri akıp gitmiş. Göğsümde taşıdığım yüküm hafiflemiş. Gözlerimin akı daha ak, karası daha kara. Zihnim alıştığım kargaşadan azat! Gönlüm sütten beyaz. Kendime şaşıyorum. Bildiğin mutluyum.

Bir rüya görmüşüm ama ne rüya!.. Gördüklerim -hâlimden anlıyorum- hücrelerime işlemiş. Bütün bedenimi ele geçirmiş, gevşetmiş. Yataktan kalkasım yok. Ama ne rüya!.. Ne rüya da… Rüya ne? Beynimin içinde bir perde. Rüya ne? Her şey buzlu bir camın ardında.

Bir kalabalıktayım. Kim bunlar? Hem hepsini senelerdir tanıyorum hem kimsenin adı yok. Kitaplık var. Kitap dolu. Duvarda bir tablo asılı. Bir akarsu manzarası, ağaçlar… Fonda bir müzik, türkü gibi ama türkü değil.

Yataktan kalkmalıyım. Giyinmeliyim. Hatta acele etmeliyim. İşe gitmeliyim. Şantiyeye geç kalmamalıyım.
Şantiye fikri içimi buruyor. Bursun, kalkmalıyım. Şef, geç kalmamam konusunda ilk gün uyardı. Ben hiç geç kalmadım, kalmam da ama uyardı. Uyarsın, deyip geçemiyorum. Alınıyorum böyle şeylerden artık. Ama iki çift laf da edemiyorum. Ağzının payını versem mesela…
Yapamam ki.

“Viran olası hanede evlad u iyal var.” diyeceğim ama hane zaten…

Kalkıp giyindim. Çocuklarla, hanımla vedalaştım. Her iş günü uzun yolculuğa çıkar gibi vedalaşıyoruz. Cümbür cemaat uğurlamaya geliyor üç çocuk, bir kadın. Onlara daha bir huzurlu sarıldım. Aklımda rüyadan buğulu sahneler, ruhumda ise huzur…

Minibüs durağına koştum.

Şantiyenin kapısında şef saatine bakıyor. “Aferin” çekiyor… Soyunma odasına koşuyorum. Beni bilgisayarlı kantarın başına alacaklarmış. Patron, “Okumuş adam, çabuk öğrenir.” demiş. Şef istememiş. “Boylu boslu, tuttuğunu kaldırıyor. Bana inşaatta lazım.” demiş. Gıkım çıkmadığından her işe sarıyor. Önceleri beni takdir ediyor diye sevinirdim ama bildiğin kullanıyor… Yine de çalışırım. Ben hainlik bilmem. Aldığımı hak etmeliyim. Kaytarmam. Kimin işi olursa olsun.

Eskiden de öyleydi. Memurken. “Devletin enayisi sen misin?” demişti şubeden arkadaşlar. Çalışırdım, çalışmalıydım hem. Görevdeyken esnafın mekânında yer, içer; hesap ödemeden kalkar giderlerdi. Çok zaman geri dönüp yediklerimin parasını vermişimdir. Duyulunca beni şubede istemediler. Onları zor durumda bırakıyormuşum. Ahlak abidesiymişim.
Sonra zaten…

Yeni bir görüntü daha aralandı zihnimde. Yer sofrası. Diz çöküp oturmuşum. Ne yiyorum ki böyle? İçim yine süt liman. Şefin görüntüsü silinip gitti. Rüyamın keyfine daldım tulumları giyerken. Ama yemek çok güzel. Ne yediğimi hatırlamıyorum da tadı enfes! Arada böyle rüyalar görsem ne iyi olur. Her köşe başından karabasan çıkacak değil ya!

İki saat kadar çalıştık. Nefes almamacasına. İnşaat çok büyük. İşin acelesi var. Sigara molası verenlerden biri bana seslendi. Şef beni istiyormuş. “Hayrola?”
Bilmem dedi, dudağını büktü. Parmağıyla aşağıyı işaret etti. Dokuzuncu kattan… Kasıtlı değilse niye?
Merdivene sardım.

Babam, elinde bir zanaat olsun deyip biraz kalıpçılık, biraz demircilik öğretmişti zamanında. “Okusan da cebinde dursun.” Okuduk da…
Bu merdiven ancak böyle biter. Başka başka şeyler düşüneceksin ki kaçıncı katta olduğunu, ne kadar kaldığını takip etmeyeceksin.
Rahmetli iyi ki bugünleri görmedi.

İçeriden çıkınca ne yapsam diye bakınırken Şemseddin Abi’ye rastladım. Yan koğuştan. Telefona, açık görüşe giderken iki çift laf etmişizdir. Pek samimi değildik ama selamımız vardı. Dışarıda can ciğer kuzu sarması olduk o başka.

“İnşaat işi var, razı olursan şefle görüşürüm?” dedi. Bu malum şefle… “Senin gibiyse gelsin.” demiş. Şemseddin Abi başkadır ama ben de çalışırım. Seçim şansım yoktu. Geldim. Ortam benim ortamım değil, iş yorucu ama kazancı idare eder. Sigortası da var. Patronun arkası sağlammış! Bize sigorta yapmaktan korkmuyor, dedi Şemseddin Abi.

Şef, karşıdan beni görür görmez el etti. 100 metre var aramızda. Bana bir şeyler konuşuyor. Makinelerin gürültüsünden duyulmuyor. Duyulmaz zaten ama konuşuyor. Duyulmayacağını bildiği hâlde konuşuyor. Elini telefon gibi kulağına götürüyor. Konuşurken kasılıyor. Yanında birileri daha var. Onlara rağmen benimle konuşuyor. Yanına varıyorum. Şimdi onlarla konuşuyor, ben bekliyorum. On beş dakika!

Tek soru:
“Şemseddin nerede?”
“Bilmem, gelmedi mi?”
Telefonu kapalıymış. Bir de ben aradım. “Allah Allah! Yapmazdı hâlbuki. Hiç yapmazdı. Hasta falan mı acaba?”
Şef, elinin tersiyle “git” işareti yaptı. Yanında başkaları varken. Uşağı olsam böyle davranmaz. Bir gün…

Dokuz katı çıkarken aklımda Şemseddin Abi.
Telefonunu yine aradım. Ulaşılamıyor. Hasta olsa niye kapalı olsun? Niye haber vermesin?
İçim çürüklüyor. Biraz daha bekleyeyim. Şimdi çıkar gelir, “Amma yaptın yiğidim!” der. Mahcup olurum. Yine de rahat değilim.
Rüyamda var mıydı Şemseddin Abi? Onu düşünüyorum. Yok! Bir abi vardı ama o değil. Sanki daha eski zamanlardayım. Toyluk zamanlarım. Gencim galiba. Çocuğum belki. Şu buzlu cam aralanmadı gitti. Ne rüyaymış ama!

Dokuz kat da çık çık bitmiyor!

Öğle arası çay ocağında oturuyorum. Çay bedava. Yoksa oturmam burada. Duman altı olmuş ocak. Sigara içmeden kırk yıllık tiryaki gibi kokuyorum. Kavga kıyamet… Şaka, küfür gırla… Keyifler yerinde. Çok daralırsam çayı alıp çıkarım ama daha uygunsuz muhabbet açmadılar. Futbol konuşuyorlar. Akşam oynayacakları okeyin planındalar. İlk zaman bir iki beni zorladılar. Ben anlamam, deyip sıyrıldım. İyi adamlar ama frekanslarımız başka.

Biri daha Şemseddin Abi’yi sordu. Meraktan mı onun işini de sorana yüklediklerinden mi bilemedim. Severler gerçi. Benim gibi soğuk değildir Şemseddin Abi. Her yere yetişir, herkesle konuşur. Geçen birinin oğluna ders bile vermiş. “Sen duvarcı ustası, senin neyine ders!” dedim. “Gence bir faydam olsun varsın.” dedi. Hem kendini yoklamış. Dersleri unutmamış.”

Bir daha aradım. Yok, ulaşılamıyor. Bir çözüm, bir çare olmalı. Rüyamda telefonun olmadığı zamanlardaydık galiba. Cep telefonsuz günler demek ki. Evet, evet bir teyp vardı. Kaset vardı. Ne çalıyordu? Melodiyi de çıkaracağım ama burada değil. Ani bir kahkaha koptu. Biri aleni sövdü. Çayı alıp çıkıyorum. Keyfim denk değil, aklımda Şemseddin Abi.

İş başlayıp dokuz katı yeniden çıkınca ciğerlerim tamamen açıldı. Yelken gibi genişlemişlerdir sanırım. Kondisyon tavan.

“Çalışmalıyız, çalışmalıyız, çok çalışmalıyız.” Şef söyledi. Patron gelecekmiş. Patronun lafı bu. “Çalışmalıyız…” Bize çalışmak, sana yemek… “Çalışmalıyız, çalışmalı…” Hem de kimlerle kimlerle?.. Helalühoş olsun diyeceğim ama dönen rüşvetin haddi hesabı yok-muş! Şemseddin Abi söyledi. Her şeyi bilir kendisi. Google gibidir. Bu binalar on dört kat olacak. Bu civarda altı kattan sonrası mümkün değilmiş. Rüşvetle inşaat ruhsatı almışlar. Google Abi söyledi. Onun yalancısıyım. On tane on dört katlı bina. Dönen paraya bak. Olsun biz yine de çalışmalıyız, çalışmalıyız, eve ekmek götürmeliyiz. Çocukların yüzünde tebessüm, hanımın gözünde ışık olmalıyız. Çok çalışmalıyız, çok…

İki saat çalıştık. Patron geliyormuş, aşağıda toplanın. Toplanalım. Dokuz kat!

İnerken telefonum çaldı. Eşim. Tüh nasıl aklıma gelmedi. Hâlbuki o arardı Şemseddin Abi’nin eşini.
“Nasılsın? İyisin değil mi?” Bir şeyler dolaşıyor zihninde. Nasıl söyleyeceğini bilemiyor. Tanıyorum yoldaşımı sonuçta. Keyfi yok ama ne diyecek?
“Sadede gel hanım.”
“Şemseddin Abi’nin eşi aradı. Sabah beşte Şemseddin Abi’yi gözaltına almışlar.”
“Yeniden.”
“Yeniden yapılanmadan.”
“Kendine dikkat et!”
Beşinci katta merdivene çöküyorum.
“Biz yerle bir olmuş hayatımızı yapılandırmaya çalışıyoruz.”
Telefonu kapatıyor.

Rüyamı hatırladım şimdi. Lise 2’deyim. Ertuğrul Abi’lerdeyiz. Şemseddin Abi gibi bir abi. Evin salonundayız. Kitaplıkta risaleler, kitaplar. Çoğunu okumuşum. Duvarda o eski tablo. Bir çağlayan var. Yeşil, nehir yeşili. Kenarında bir yazı. “Seni bir katre görüp küçümseyenler bir gün böyle bir çağlayan hâline…”
On kişi yer sofrasında lapa pilav, sulu nohut yiyoruz. Pilav tek parça çıkmış tencereden. Pasta gibi. Salçalı suda nohut arıyoruz. Ama. Ama. Ama yemek çok güzel. Ben böyle bir pilav, böyle bir nohut yememişim hayatımda. Buldum. Son nohutu da ben buldum. Nohutun suyunu pilava boşaltıyoruz sonra. Kalanı da öyle bitiriyoruz.
Her ayrıntı cam gibi. Zihnim berrak su.
Kaseti takıyor biri. Bu müziği çok seviyorum:
“Gönül Seni bulmuş ise
Başkasını arar mı hiç?
Ateşine yanmış ise
Başka nara yanar mı hiç?”

Beşinci katın merdiveninde Şemseddin Abi’ye ağlıyorum.

Bu yazıyı paylaş