İlk “Işık Ev”in Açılmasına Vesile Olan İnsan: Ahmet Karakullukçu

Bugün aydın nesiller yetiştiren bütün müesseseler; bir dönemde yokluğun bağrına atılan bir küçük çekirdekten meydana gelmiş devasa bir ağaca benzetilebilir. Evet, karanlıkların birbirini takip ettiği bu dönemde yakılan bir mum misali, iki-üç insanın ancak sığdığı kulübecikler, ardından Ahmet Yesevî ruhu taşıyan ‘Işık Evler’ ve daha büyük kompleksler tıpkı Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurunun bir tohum mahiyetinde ilk sebep olarak bütün arz ve semanın esasını teşkil ettiği gibi, o nur-u a’zamın vesayetinde aynı şeyi yapmışlardır.”1

Bu paragrafta geçen “Işık Evler” ifadesi; “Allah’ın, içlerinde şan ve şerefinin yükselmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdir; onların içinde sabah akşam O’nu tesbih ederler…” (Nûr, 24/36) âyetiyle irtibatlı, daha doğrusu bu âyetle yakın bir münasebeti olduğu düşünülen bir tabirdir ki; bu yaklaşım hem Nur müellifi Bediüzzaman Hazretlerine hem de Hocaefendi’ye ait bir düşüncedir.2

İşte, Müslümanlığın bir kez daha yeniden gönüllere duyurulmasında âdeta minare şerefeleri gibi bir vazife gören, rüşeym halindeki bu evlerin çimlendirilmesinde ilk teklifi yapan bahtiyar insan bu biyografinin de konusu olan Eski İzmir Müftüsü Ahmet Karakullukçu’dur.

Doğumu ve Eğitimi

Ahmet Karakullukçu, 1933 yılında Konya’nın Beyşehir ilçesi Doğanbey bucağında doğdu. İlkokuldan sonra tahsil hayatına İstanbul’da devam etti. İstanbul İmam-Hatip Okulu ikinci devre mezunlarındandı. İlk resmî görevine 1 Ocak 1953 tarihinde İstanbul Molla Hüsrev Camii müezzini olarak başladı. Daha sonra Eminönü Çandarlı Ahmet Çelebi Camii İmam-Hatibi olarak devam etti ve ardından yedek subay olarak askerlik hizmetini tamamladı.

Asker dönüşü Erdek ilçe Müftülüğüne atandı. Daha sonra 24 Şubat 1966 tarihinde ise İzmir İl Müftülüğüne tayin edildi. 12 Mart 1971 Muhtırasında bu vazifeden alınarak Çanakkale İl Müftülüğüne gönderildi. Kısa süre sonra (1972) Manisa Merkez Vaizi olan Müftü Bey, 1975’te de İzmir Merkez Vaizliğine getirildi. 1982 tarihinde emekli olan Karakullukçu evli ve 2 çocuk babasıydı.

Damadı Atik Akkaya; onun her gün bir hadis ezberlediğini, sonra da bunu her sabah Murat Reis Camii’nde cemaate anlattığını, ayrıca onun talebe yetiştirme sevdalısı olduğunu ve bu maksatla Murat Reis, Tatari ve Başçı vakıflarının kurulmasına da öncülük ettiğini aktarmış. Onun başlattığı güzelliklerden bir diğeri ise kimse rencide olmasın düşüncesiyle camilerde ilk defa zarf usulüyle para toplamayı başlatmasıydı.3

Ahmet Karakullukçu ve Işık Evler

İlk “Işık Ev”in hikâyesi de şöyle başlamıştı. 30 Ocak 1968’de Diyanet İşleri Başkanlığı üç kişiyi Hac vazifesi için görevlendirdi. Bu üç kişiden biri de Fethullah Gülen Hocaefendi olup 18 Şubat 1968 günü Hac için yola çıktı. Dönüşte İzmir Müftüsü beraberinde bir imam ile onu karşılamaya Ankara’ya geldi. Aynı gün geri dönmek zor olacağı için Ankara’da bir akşam misafir oldular. O zamanlar Ankara’da Bediüzzaman’ın talebesi Bayram Yüksel Abi’nin üniversite talebeleri için açtırdığı ve adına “Medrese” denen evler vardı. Bu talebelerin bulunduğu evlerden birinde o akşam 35 kadar üniversite talebesine sohbet etmesi için Hocaefendi davet edildi. Hocaefendi, bu davete Müftü Bey’le beraber gitti. O zamanlar, bu kadar talebenin böyle evlerde kalması ve kendilerini dinî müeyyidelere uygun yetiştirmeleri çok büyük bir hadiseydi. Dolayısıyla Müftü Bey, bu öğrencileri görünce çok duygulandı ve ertesi günü yola çıktıklarında şöyle dedi: “Fethullah Hocam, biz de böyle bir ev açalım. İzmir’e gidişte ilk işimiz bu olsun. Siz bir ev tutun, talebeleri de yerleştirin, kirasını ben temin edeyim.4

Hocaefendi, onun bu cömertçe teklifini bir yerde şöyle yâd eder: “Ahmed Karakullukçu’nun bu hizmeti unutulacak gibi değildi. O bunları söyleyince dünyalar benim olmuştu. O gün için beş yüz liraya tuttuğumuz bu evin bir sene kadar kirasını İlim Yayma Cemiyeti’nden alarak ödedi. Ve İzmir’de bu türlü hizmetlerin başlamasına ilk nüve bu evle atıldı. Burası iki katlı bir binaydı. Üstünde de bir çekme kat vardı. Fırsat buldukça ben de bu eve gidip geliyordum.”5

Kiralanan bu evin ilk mukimleri Abdullah Aymaz, Ali Candan ve Mehmed Atalay Hocalardı. Aynı evde kalan Hüseyin Rençber isimli talebe ise Tıp Fakültesinde okuyordu. Hocaefendi o evle ilgili bir hatırasını ise şöyle anlatmış: “Kestanepazarı’nda idareci olduğum dönemde, Tepecik’te bir ev tutmuştuk. Orası bir yönüyle kötülüklere açık bir mahalleydi; fakat o evde hikmetini bilemediğim bir ruhanîlik vardı. Bazı geceler geç vakitlere kadar orada kalır ve arkadaşların arasında zamanı ihya etmeye çalışırdım. Yine mübarek gecelerin birinde, İşârâtü’l-İ’câz’dan okumaya başlamıştık. Birkaç saat sonra arkadaşlardan bazıları istirahate çekilmişlerdi. Biz iki kişi müzakereye devam etmiştik. Tam, “Ey Habib-i Şefik! Ey Şefik-i Habib” ifadesini okurken, evin duvarlarından bir inilti gelmeye başladı. Ben dört-beş defa o hicran dolu sesi duydum. Duvardan etrafa yayılan ses “Off.. off!” şeklindeydi… Size kasem ederim; duvar adeta bir insan gibi vuslat hasretiyle inliyordu.6

Evet, “ruhanî” bir veçhesi bulunan bu ilk evin harcı Müftü Bey’in teşvikiyle atılmıştı. O bahtiyar insan, yapılacak bu hayırlı hizmetlerin sadece malî yönünü temin etmekle kalmaz, aynı zamanda Kestanepazarı talebeleri için lojistik destekte de bulunurdu. Çünkü Kestanepazarı Kursu aynı zamanda İzmir Müftülüğü bünyesinde hizmet veren bir müesseseydi. Dolayısıyla Hocaefendi, yaz dönemi Buca Kaynaklar Köyü yakınlarında talebelerin yetişmesi için bir kamp planladı. Bu kamp yeri şehirden uzak olup yakın civarda pazar veya market de yoktu. İşin garibi İzmir merkezden alınacak erzakı kamp yerine taşıyacak araç da yoktu. Ancak Merhum Akif’in; “Bütün yokluk mu her yer? Bâri bir ‘Yok!’ der sadâ yok mu?” dediği gibi de değildi. Zira İzmir Müftüsü vardı. O, ihtiyaçların karşılanması adına müftülüğün bünyesinde bulunan Skoda marka minibüsü talebelerin ihtiyaçlarını gidermek için tahsis ederdi ki bu o gün itibariyle gökte ararken yerde bulunan bir nimetti.7

Müftü Bey’in bir başka özelliği ise insaf ve hakkaniyet ölçüleri içinde işi erbabına havale etmesiydi. O, ülkemizin üçüncü büyük şehri İzmir’de müftü olduğu dönemde diyalektik mantıkla hareket eden materyalizm yükselişteydi ve özellikle üniversite okuyan inançlı öğrenciler bu anlayışla baş edememekteydi. Bunlardan birisi de 1967 yılında üniversiteye başlayan Muammer Türkyılmaz idi. İnandığı hakikatleri anlatamamanın ızdırabını ve eksikliğini vicdanının derinliklerinde duyduğu bir gün, kendi kendine, “Niçin acaba arkadaşlar, benim anlattıklarıma inanmıyor ve kulak vermiyorlar? Acaba ben eksik mi anlatıyorum yoksa ihmal ettiğim bazı meseleler mi var?” diye düşünmeye başlamıştı.

İşte, bu düşüncelerin ahtapot gibi zihnini sardığı günlerin birinde Müftü Bey’e gitti ve “Hocam, benim birkaç sorum var, bunları cevaplayabilir misiniz” dedi. “Nedir soruların?” deyince “Bunlardan ilki bana Rabbimizi anlatın; ikincisi İslam’ı ve Hazreti Peygamber’i (sallallâhu aleyhi ve sellem); üçüncüsü de ahiret gününü anlatın ki ben de okulda arkadaşlarıma anlatabileyim. dedi. Onu dinleyen Müftü Bey; “Oğlum, ben senin sorularına tatmin edici cevap veremem. İzmir’e Fethullah Hocaefendi adında âlim bir zat geldi; sen git bu soruları ona sor, o sana gerekli cevabı verir. Cuma günleri Kestanepazarı’nda vaaz verir. Sen git, onu ara bul.8 dedi.

Evet, onun böyle demesi fazilet ve kadirşinaslık açısından takdir edilecek bir davranıştı. Aslında bir hakkın teslim edilmesiydi bu. Herkes bunu yapamayabilirdi. Tevazu ve ilmî nezaket sahibi olan Müftü Bey, insaf ve hakkaniyetin gereği, bu meseleyi işin ehline havale etmede de hiçbir zaman bir Müslümana yakışmayacak kıskançlık ve haset girdabına düşmedi.

O, sırtındaki cübbenin ağırlığını ve başındaki sarığın leke götürmediğini bilen, her yönüyle saygın bir insandı. Vazifede olduğu yıllarda Murat Reis Camii ve Vakfı aracılığıyla birçok programda yer almış olup ömrünün yaklaşık 60 yılını din hizmetlerine adamıştı. Kendisi, başta İzmir olmak üzere yurt genelinde binlerce talebenin yetişmesine vesile oldu. Fakat yıllar göz açıp kapayıncaya kadar geçivermişti. Talebe yetiştirme aşkıyla koşuştururken yaşı farkında olmadan 74’e gelmişti ki “Her nefis ölümü tadıcıdır.” (Ankebût, 29/57) âyeti gereği o da 23 Ekim 2006 tarihinde “hayatın lezzetlerini acılaştıran ölümü” tatmıştı. Naaşı, Murat Reis Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Menderes ilçesi Küner köyüne defnedildi.

Onun vefatı üzerine Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle bir taziye mesajı yayımlattı: “İzmir eski müftülerinden, mesai birlikteliği yaptığım değerli insan Ahmet Karakullukçu Beyefendi’nin vefatını teessürle öğrenmiş bulunuyorum. Merhuma Allah’tan rahmet diler, başta kederli ailesi olmak üzere, bütün akraba ve dostlarına sabr-ı cemil niyaz ederim.”9

Biz de bu yazı vesilesiyle ışık süvarilerinin yetişmesinde önemli bir yeri bulunan ve Işık Evlerin açılmasına vesile olan o bahtiyar insanı rahmetle anıyoruz.

Kaynaklar

  1. M. Fethullah Gülen, “Dünden Bugüne İbn Erkam Evleri”, Prizma 2, Nil Yayınları, İstanbul, 2011, s. 22.
  2. Gülen, a.g.e, s. 23.
  3. Fethullah Gülen Web Sitesi, Özel Dosyalar: “Merhum Ahmet Karakullukçu” https://fgulen.com/tr/basindan-tr/dizi-yazilar-dosyalar/ozel-dosyalar/ erişim tarihi: 3.02.2026.
  4. “A.g.m.”
  5. “A.g.m.”
  6. Tarık Burak, “İlk Hacc ve İlk Hizmet Evi”, Hizmetten.com: https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-21/ erişim tarihi: 10.02.2026.
  7. Fethullah Gülen Web Sitesi, Özel Dosyalar, “a.g.m.”
  8. “A.g.m.”
  9. https://www.fgulen.com/tr/hayati-tr/taziyeleri/Ahmet-Karakullukcu-Icin-Verdigi-Taziye-Mesaji erişim tarihi: 3.02.2026.

Bu yazıyı paylaş