Istılahtan Islaha

Hocaefendi’nin Terminolojisinde Bir Yolculuk Denemesi

 

 

Istılah ve ıslah… Aynı kökten doğmuş bu iki kelimeden birincisi düşüncenin, ikincisi ise aksiyonun sancısını taşır. Biri tefekkürün derin dehlizlerinde yankılanırken, diğeri hayatın çehresinde yeniden yeşeren bir diriliş nağmesidir. Arapça “s-l-h” kökünden süzülen bu kelimelerden biri mânâya istikamet çizerken, diğeri maddeye yön verir. Istılah, zihnin kaotik düğümlerini çözüp tasavvuru berraklaştırırken; ıslah, dağılmış olanı derleyip toparlar, içtimai nizâmı inşa eder. Böylece, düşünceyle eylem arasında ince fakat sarsılmaz bir köprü kurulur: Istılahla mânâ inşa edilir, ıslahla dünya şekillenir.

Istılah ve ıslah, bir aynanın iki yüzü gibi birbirini tamamlayan iki hakikattir; biri mânâyı zihne yaklaştıran bir pusula, diğeri maddeyi arındıran bir nurdur. Aslında bu iki kavram, tecdîd ufkunda birleşmektedir. Istılah, düşüncenin dolambaçlı sokaklarında yankılanan bir çağrı gibi, kelimelere yeni bir ruh üfler; ıslah ise, zamanın yıprattığı dokuyu ilmek ilmek işler. Biri kalemin ucunda neşvünemâ bulan bir nevbahar, diğeri hayatın içinde filizlenen bir diriliştir. Düşünceyle eylem, mânâ ile madde, düşünce ile düzen… Hepsi bu iki kelimenin mütemadi deveranında mânâsını bulur.

Tarih, potansiyellerin sınandığı ve yeri geldiğinde dönüşüp yön bulduğu büyük bir sahnedir. Bu sahnede kelimeler ve kavramlar, yüklendikleri değerler üzerinden bu dönüşüme etki eder. Istılahın bereketli topraklarında kök salan fikirler, ıslahın ikliminde gelişip olgunlaşır. Böylece fikirler, aşılmaz sanılan duvarları aşar ve zamana mühür vurur.

O hâlde, bir dönemin ruhunu kavramak için yalnızca onun eylemlerine değil, kelimelerine de kulak vermek gerekir. Çünkü terminoloji, zihnin haritasıdır; her kelime bir ufuk, her kavram bir kapıdır. Zamanlarını aşan âbide şahsiyetler, kendilerine has terminolojileri vesilesiyle bu kapıları aralayıp muhataplarını yeni ufuklara taşımışlardır. Dolayısıyla onları derinlemesine anlamak, sadece eserlerine yüzeysel bakmakla değil, kavram dünyalarının derinliklerine nüfuz etmekle mümkündür. Zira ıstılah, düşüncenin ince nakşıdır; ıslah ise bu nakşın hayata işlenmiş hâlidir. Böylelikle kelime ve kavramların ardında saklı anlamlar, bir harekete dönüşerek zamanın ötesinde yankılanır.

“Yenilenme” duygu ve düşüncesi, bizim kültür ve medeniyet havzamızın gürül gürül akan bir kaynağıdır. Kökleri mazide sabit ama dalları istikbale uzanan bir çınarıdır. O, zamanın pasını silen bir hakikat rüzgârı ve ruhlara tazelik üfleyen diriltici bir nefestir. Bu yüzden, tecdid yalnızca bir düşünce değil, aynı zamanda bir aksiyondur; geçmişin mirasını koruyarak onu geleceğe taşıyan, her çağda yeni bir mânâ derinliğiyle yankılanan bir çağrıdır. İşte Fethullah Gülen Hocaefendi de ilim ve hikmet deryasında yoğurduğu kelimelerle bir kavram terminolojisi oluşturmuş, kavramlar üzerinden gönülleri ve zihinleri inşa etmeye çabalamıştır. Onun ıstılahları, toprak altındaki köklere yeniden can suyu vermiş; unutulmuş, yıpranmış yahut zihinlerden silinmeye yüz tutmuş mefhumları dirilterek, çağının idrakinde yeni ufuklar açmıştır. O, kelimeyi mânâ ile taçlandıran bir fikir mimarı, mefkûreyi eyleme dönüştüren bir ihya öncüsüdür.

Onun dilinden dökülen ya da kaleminden süzülen her kavram, bir çınar gibi kök salar. Zamanı ve mekânı aşan bir hakikat esintisi taşır. O, düşünceyi yalnızca kuramsallaştırmakla yetinmez, kalemin ucunda işlediği incelikleri örnekliğiyle hayatın içine nakşeder.

Tıpkı bir mimarın, en ince detayına kadar işlediği bir yapı gibi, o da kelimeleri sabırla ve titizlikle işleyerek bir terminoloji inşa etmiştir. Onun irfan atlasında yankılanan her terkip, sadece bir ıstılah değil, aynı zamanda bir şuur inşasıdır. Onu anlamak, eserlerine göz gezdirmekle değil, onun kavram dünyasında yolculuğa çıkmakla mümkündür. Zira ıstılahı anlamayan, ıslahı da kavrayamaz; kelimelerindeki derinliği sezmeden, onun inşa ettiği ruh ve medeniyet dünyasını idrak edemez.

Mesela Muhterem Hocaefendi, “yeryüzü mirasçıları” der ve onu bayraklaştırır. Yüzeysel bir bakışla bu terkibin bağlamının ne olduğunu hemen kavrayamayabilirsiniz. Ama iyice teemmül ettiğinizde, bu kavramın aslında şu âyet-i kerimeye râci olduğunu fark edersiniz: “Şu kesindir ki Biz Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da: ‘Dünyaya salih kullarım varis olacaklar. Dünya onlara kalacak’ diye yazmışızdır” (Enbiyâ, 21/105).[1] Evet o, ilgili âyetin ana mesajına odaklanır ve bu mesajı asrın idrakine uygun şekilde sunabilmek gayesine matuf olarak “yeryüzü mirasçıları” terkibini âdeta bir mühür gibi tasavvur dünyamıza nakşeder. Bu terkip, sadece bir kelime öbeği değil, zamanın derinliklerinden süzülüp gelen bir hakikatin sesi, bir dava neferinin dilinden dökülen bir ümit sedasıdır. O, mazinin aynasında yankılanan ilahî vaadi bugünün dünyasına, bugünün idrâkiyle taşır ve bu kavramla, sorumluluk bilincine ermiş gönüllerin yeryüzünü bir emanet şuuruyla kuşatmasını, adalet ve ihya ufkuyla insanlığa nefes olmasını murad eder.

İşte bu yüzden, “yeryüzü mirasçıları”, yalnızca bir söz dizimi değil, bir kimliktir; bir iddia değil, bir istikamet beyanıdır. O, inanan yüreklere mesuliyet yükleyen bir hakikat müjdesi, dünyanın dört bir yanında yankılanan bir şuur çağrısıdır. Ve her çağda bu mirası hakkıyla omuzlayanlar, düşüncenin ıstılahını eylemin ıslahına dönüştürenler elbette olacaktır.

Evet, onun terminolojisinde kavramlar birbirleriyle ahenkli bir bütünlük arz eder. Onun düşünce ikliminde bir kavramı incelerken başka bir derin kavramın diriltici esintileriyle hemhâl olabilirsiniz. Mesela yeryüzü mirasçılarının vasıflarından dem vurduğu bu siyakta, “şuur” okuması yaparken sizi “kolektif şuur” kavramı karşılayıverir. “Cemaat olmak, kolektif şuur ile elde edilir”, der. Ve bir anda, “cemaat” kavramını nitelikli bir buudla buluşturur. O, cemaatleşmeyi, bir “şuur” ve “bilinç” ameliyesi olarak tanımlar: Kolektif şuur, ferdi kendi yapısı içinde eritir ve onu çok buudlarından bir buud hâline getirir ve artık orada mutlak fert yoktur, cemaat vardır. Fert cemaatleşmiş, cemaat de âdeta tek bir fert olmuştur.”[2] Bunu ifade ederken ferdî istidatların kolektif şuur içinde inkişaf edebilmesinin ne derece önemli olduğunu vurgulamaktan da geri durmaz ve âdeta ferdin kolektif şuur içinde çiçek açmasının yol haritasını çizer: “… Aksine kolektif şuur; farklı istidat ve kabiliyetlerin inkişaf etmesi için uygun bir ortam hazırlamanın ad ve unvanıdır. Evet, o, gerçek mânâ ve muhtevasıyla ortaya konulduğunda, insanlar o zeminde beyin fırtınaları yaşar, kendilerini rahatça ifade eder ve fikirlerini açık bir şekilde ortaya koyarlar.”[3]

Bunların yanı sıra, “hizmetkâr liderlik”, “hissî kardeşlik”, “kafa ve kalb izdivacı”, “kendini sıfırlamak”, “mefkûre insanı”, “mefkûre muhacirleri”, “muhabbet fedaisi”, “sohbet-i Cânân”, “varlığın mânâ buudu”, “yenilenme cehdi”, “manevî gerilim hattı” gibi yüzlerce terkib, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ilim ve irfanla harmanlanmış düşünce sisteminin kavramsal umdeleri olmuştur.

Burada dikkat çekici bir nokta, “ıstılah” ile “ıslah” arasındaki kök birlikteliğidir. Istılah, bir anlamda kavramsal çerçevelerin inşasıdır; ıslah ise, bu çerçeveler içinde hayatı, düşünceyi ve toplumu doğru istikamette yenileme çabasıdır. Onun düşünce dünyasında bu iki olgu birbirinden ayrılmaz bir bütündür. O, kavramları inşa ederken aynı zamanda amelî bir ıslah hamlesi gerçekleştirmiştir.

O, tecdit ruhuyla, geleneğin derinliğine sadık kalırken aynı zamanda modern dönemlerin dinamiklerini de hesaba katarak yepyeni açılımlar sunmuştur. Bu bağlamda, yine onun düşünce dünyamıza armağan ettiği “yaşatma ideali” düsturu öne çıkar. Yaşatma ideali, bencilliği ve bireyselliği geride bırakan bir fedakârlık ruhu ile insanlığın ıslahı yolunda çalışma şuurunu ifade eder. Bu ideal, hizmet erlerinin temel motivasyon kaynağı olmuş ve onu takip edenler için bir düstur hâline gelmiştir.

Netice itibarıyla M. Fethullah Gülen Hocaefendi ıstılahlarını, sadece kavramlar âlemine yeni anlamlar katmak için üretmemiş, aynı zamanda onları birer ıslah vesilesi olarak kullanmıştır. Onun oluşturduğu kavramsal çerçeve, bireysel ve toplumsal düzeyde bir diriliş ve ihya hareketinin anahtarı olmuştur. Böylece, düşüncenin derinliğinde şekillenen ıstılahlar, pratikte bir ahlak ve hizmet anlayışına dönüşerek ıslahın ta kendisi olmuştur.

Hocaefendi’nin literatürüne bakıldığında, onun sadece teorik bir kelime mimarı olmadığı, bilakis bu kelimeleri hayatın içinde ete kemiğe büründürerek, nesillerin inşasında bir rehber ve bir beyin yapıcısı olduğu aşikârdır.

Onun ıstılahlarından doğan bu ıslah hamlesi, zihinleri ve kalpleri mamur eden bir tecdid hareketine dönüşmüştür. Bu yönüyle, o bir mütefekkir, bir aksiyon insanı ve nihayetinde çağının ruhuna yeni bir soluk getiren bir tecdit kahramanıdır.

 

Kaynaklar

[1] Prof. Dr. Suat Yıldırım, Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meâli, İstanbul: Define Yayınları, 2013, s. 330.

[2] M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla-1, İstanbul: Nil Yayınları, 2008, s. 210.

[3] M. Fethullah Gülen, Kalb İbresi, (Kırık Testi-9), İstanbul: Nil Yayınları, 2011, s. 300, 301.

Bu yazıyı paylaş