Güneşten Hücreye Durmadan Yanan Ateş

İlkbaharın ilk haftalarından biriydi. Bahçedeki ağaçlar henüz uyanmaktaydı. İnce, nazik, dün sabah henüz yokken bugün var olan yapraklar, sabahın ışığında titreşiyordu. Bir süre öylece baktım onlara.

Güneşi, suyu ve havayı alıp içlerinde görünmez bir enerjiye dönüştürmeye yeni başlamışlardı. Ve aklıma takıldı: Bu yapraklarda biriktirilen enerji nereye gidecek? Sadece dalda mı kalacak, yoksa bir gün başka bir yerde, başka bir bedende yanmaya mı devam edecek? Bu soruyu kimya derslerinde öğrendiklerimle birleştirince duraksadım. Çünkü cevap benim bedenimdi. Sizin bedeninizdi. Her nefes alan insan ve hayvanlardı.

 

Bir Fiilin İçindeki Sonsuzluk: “Yakıp Duruyorsunuz.”

Yâsin sûresinin 80. âyetini okuduğunuzda ilk bakışta sade bir cümleyle karşılaşırsınız: “O, sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkarandır; siz de ondan yakıp duruyorsunuz.” Klasik tefsirler bu âyeti, merh ve afar isimleriyle bilindiği söylenen iki ağacın birbirine sürtünmesinden ateş çıktığı şeklinde tefsir etmişlerse de botanik ilminin hemen hemen bütün ağaçları tespit ettiği ve bilimsel adlarıyla tanıttığı günümüzde böyle yeşil ve sulu iki ağaçtan ateş çıktığını gösteren bir keşif yoktur. O zaman bu âyete günümüzün bilgi birikimiyle bir mânâ vermek gerekir.

Arapçada tûkidûn fiili, muzari kipindedir; Türkçedeki geniş zamana karşılık gelir. Tek seferlik bir eylemi değil, sürekli tekrarlanan bir faaliyeti anlatır.1 Yani âyet, “Bir keresinde ateş yaktınız.” demiyor. “Yakıp duruyorsunuz.” diyor. Sanki bu ateş hiç söndürülemiyor. Şu an bu satırları okurken kalbiniz atıyor. Ciğerleriniz nefes alıp veriyor. Gözleriniz tarayıp duruyor, beyniniz anlam üretiyor. Bunların hiçbiri için “Şimdi çalış” diye bir sinyal göndermediniz. Siz uyurken de derin bir sessizlikte otururken de bu ateş sönmüyor. İşte bu, on dört asır önce indirilen bir âyette saklı olan o devamlılık: İnsanoğlu, gerçekten de durmadan yakıp duruyor.

 

Her Şeyin Başlatıldığı Yer: Güneş

Bu ateş nerede başlatılıyor peki? Çok daha uzakta. Yaklaşık 150 milyon kilometre ötede. Güneş her saniye akıl almaz miktarda enerji yayar. Bu enerjinin yalnızca küçücük bir kısmı Dünya’ya ulaşır; ama bu parça bile bütün hayatı besleyecek kadar büyüktür. Bir yaprak, yüzeyine çarpan ışık parçacıklarını -fotonları- yakalar. Klorofil molekülünün akıllara durgunluk verecek ve tesadüfen oluşması mümkün olmayan atomik örgüsündeki elektron transfer sistemi ile absorbe edilir (soğurulur) ve diğer bir harika atom olan karbonun en dış yörüngesinin dört bağ yapma özelliği ile kimyevî bağ enerjisine dönüşür.

Şunu bir düşünün; şu an kalbinizin her atışı, sonunda o güneşten geliyor. 150 milyon kilometre yol kat eden enerji, bugün sabah yediğiniz ekmekteki buğday tanesinden geçerek sizin hücrenize ulaştı. Bu kadar uzun, bu kadar sessiz bir yolculuk. Bitki o güneş enerjisini nasıl hapsediyor? Fotosentez adını verdiğimiz süreçte üç şeyi birleştiriyor: Güneş ışığı, havadan aldığı karbondioksit, topraktan çektiği su. Bu buluşmadan iki şey doğuyor. Biri oksijen; aslında bir yan ürün, bitkinin suyu parçalamasından artan bir “atık”, ama bizim için hayatın kendisi. Diğeri ise glikoz: Güneş enerjisinin kimyevî bağlara kilitlendiği diğer organik moleküllerin de başlangıç ürünü olan küçük şeker molekülü. Bu şeker molekülü içinde bulunduğu bitkinin genomuna göre, zeytinde yağ olur, nohutta “protein” olur, buğdayda nişasta olur, selüloz olur. Güneşin izi, artık görünmez ama orada, o molekülün içinde.2 Siz o bitkiden bir sebze ya da ekmek yediğinizde, o enerjiyi devralmış oluyorsunuz. Güneşten yaprağa, yapraktan besine, besinden hücrenize köklü bir emanet zinciri…

 

Hücredeki Sabırlı Ateş

Bu enerji hücreye ulaştığında bir anda patlamıyor. Hücrelerimiz onu adım adım çözüyor; sanki sabırla, dikkatle yakılan bir ateş gibi. Kimyacılar buna kontrollü oksidasyon (yanma) diyor. Bunu ilk öğrendiğimde küçük bir şaşkınlık yaşadım: Hücre bir ocak değil de bir ustanın elinden çıkmış hiç hata yapmayan bir mekanizmalar ağı sanki. Glikoz önce sitozolde, hücrenin sıvı kısmında parçalanmaya başlar. Ardından mitokondriye geçer; orada Krebs çemberinde daha da parçalanır. Her adım küçük bir enerji paketi bırakır geride.3,4

Asıl dönüşüm ise daha sonra gerçekleşir. Mitokondri iç zarında, Elektron Taşıma Zinciri dediğimiz bir yapı vardır. Önceki adımlarda oluşan yüksek enerjili taşıyıcılar buraya elektronlarını bırakır. Elektronlar bir protein kompleksinden diğerine atlarken enerji açığa çıkar; bu enerji hücrenin evrensel para birimi diyebileceğimiz ATP’ye dönüşür. Zincirin en sonunda ise bu elektronları alan molekül oksijendir. O oksijen, elektronları ve protonları alarak suya dönüşür ve çember kapanır.3,4

 

Hiç düşündünüz mü; her nefeste içinize çektiğiniz oksijen, bu zincirin son halkasını tamamlamak için oradadır? Nefes bir lüks değildir, hücredeki ateşin devamı için zorunlu bir ham maddedir. Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi: “Nefes dâhile girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor hem nâr-ı hayatı (hayat ateşini) iş’al ediyor (tutuşturuyor)” (32. Söz, 1. Mevkıf, Hâşiye). Ve bu ateş bir kibrit gibi değil. Bir kibrit çakıldığında bütün enerji saniyeler içinde dağılır. Hücremizdeki ateş ise yıllarca, onlarca yıl boyunca, aynı sabırla yanar.

 

Mükemmel Devridâimin İki Ucu

Kendi gıdasını kendi üreten bitkiler (ototrof) karbondioksit ve suyu alıp glikoz ile oksijen üretirken, kendi gıdasını kendisi sentezleyemeyen insan ve hayvanlar (heterotroflar) ise tam tersini yapar: Bitkide üretilmiş glikozu ve oksijeni kullanır; bunu yakarak enerji elde ederken karbondioksit ve su açığa çıkarır. İki süreç birbirini tamamlar; sanki kâinat kendi içinde bir nefes alıp veriyor.2,4 Döngünün bir ucunda yeşil yaprak, diğer ucunda hücrelerimiz. Ve her ikisinin de enerji kaynağı aynı: Sabah güneşi.

Şimdi âyet-i kerimeye dönelim, ama önce şunu ifade etmek gerekirse, burada yapılan, bir işârî yorum denemesidir. Bu yalnızca bir tefekkürdür; buradaki tefekkür ise o mesajın gölgesinde, kâinatın işleyişine hayretle bakmaktan ibaret. “Yeşil ağaçtan ateş çıkaran O’dur; siz de ondan yakıp duruyorsunuz.” Cümlenin ilk yarısında fotosentezin o sessiz enerji depolama anını; ikinci yarısında ise o enerjinin hücrelerimizde elektron taşıma zinciriyle damla damla, sabırla, ömür boyu açığa çıkarılmasını okumak mümkün görünüyor. Bu ateş, annenizin karnında ilk hücre bölünmesinden son nefesinize kadar hiç söndürülmez.

Kur’ân-ı Kerîm her asrın insanına farklı bir pencere açar. Çöldeki bir bedevi için bu âyet müşahhas ve gündelik bir işaretti. Bitki fizyolojisi laboratuvarında solunum ve krebs çemberini öğrenen bir öğrenci için ise hücredeki o muhteşem enerji zincirini hatırlatan bambaşka bir kapı aralıyor olabilir. İki okuma da kendi bağlamında değerlidir. Biri diğerinin önüne geçmez.

Sabah gözlerinizi açtığınızda, derin bir nefes aldığınızda, kalbiniz hiç durmadan attığında bunları fark etmiyorsunuz bile. Ama hücrelerinizde o ateş yanıyor. Güneşten geliyor, yapraktan geçiyor, sizde devam ediyor. Belki de fark etmeden her nefeste, bize emanet edilen bir ateşi taşıyoruz. Ateş hiç söndürülmedi. Her nefeste yeniden alevlendi.

 

Kaynaklar

  1. Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb (et-Tefsîru’l-Kebîr), Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut.
  2. Campbell, N.A. & Reece, J.B. (2014): Biology (10. Baskı), Pearson.
  3. Alberts, B. et al. (2014): Molecular Biology of the Cell (6. Baskı), W.W. Norton & Company.

4. Lehninger, A.L., Nelson, D.L. & Cox, M.M. (2017): Lehni

Bu yazıyı paylaş