“Allahaısmarladık Türkiye” ile başladı onların hikayesi. Hakan ve Nurhan, Hizmet’i maksat eyleyene Hak Teâlâ’nın bütün mülkü vatan, diye yelken açtılar bilinmezliğe. Yollar onları İskandinavya’ya getirdi.
Âsûdelik bir ülke olsa, belki de adına İsveç derlerdi; sessiz, sakin. Kışları aydınlıktan nasipsiz, yazları karanlıktan, baharları emsalsiz. Her mevsimin bir de eşsiz kokusu olduğunu buraya gelince öğrendiler. Bir ülkenin insanları bayrağının renginde mi olur? Burada öyleydi; sarı ve mavi. Coğrafya ise muhteşem bir sanat eseri. Nakkaş-ı ezeli sanki sadece iki renk kullanmıştı: Mavi ve yeşil…
En büyük eksiklik, yanlarında olmayan evlatlarıydı bir oğul ve bir kız. Bir aile tablosunun en kıymetli parçaları: çocuklar. Dil kursları, meslek stajları deyip yavaş yavaş hayata tutunurken bir yandan da bir yapbozun parçaları gibi aileyi tek tek tamamlamaya başladılar. Kızları, yıllar sonra geldi, birkaç sene sonra da Türkiye’de üniversiteyi bitiren oğulları, öğrenci vizesiyle ailesine kavuştu. Her şey tam yoluna girmek üzereydi, önce iki yıllık, sonra süresiz oturum alınmıştı. Hakan ve Nurhan devlet okullarında kadrolu öğretmen olmuşlardı. Çok güzel bir ev satın almışlardı.
On sekiz yaşını geçmiş oğulları artık kimsenin himayesine sığmayan, ama kendi başına da tutunamayan bir yaştaydı. Ardasız dik duramayan bir taze fidan… Vizesi üniversitede dil eğitimi içindi ama sürekli kalmasına yetmiyordu, bir de iş bulması gerekiyordu. Bulamadı, düzen kuramadı ve bir gün bir kâğıt geldi: “Vizenizin bitmesiyle İsveç’i terk etmeniz…” Nurhan’ın gözündeki yaş, Hakan’ın gönlündeki çaresizliğin adı oldu Yunus. Annesinin sesi titrek bir mum alevi: “Yavrum… bu da bir imtihan?” Babanın ruhunda ise alevden kor harflerle yazılan kelimeydi sabır.
Hamurdan çöreğe, çamurdan çömleğe giden yol illaki ateşin gümrüğünden geçer, tek muteber pasaport sabır. Sabır ki acının kilidini açan sessiz anahtar… Katlanma ki koskoca kilimleri bile ahşap sandığa sığdıran güç.
Delikanlı, ailesine son bir defa baktı, sustu. Zaten bazen sadece susmalı, konuşup da iyice dağılmamak için. “Allah’a emanet olun,” dedi boynunu bükerek. Döndü Türkiye’ye.
Şimdi kendi ülkesinde yalnızdı Yunus ve kendi ayakları üzerinde durmalıydı. Devletin, ona anne babasından dolayı hiçbir iş vermeyeceğini çok iyi biliyordu ama aynı devlet bir yandan da ondan bütün vazifelerini yerine getirmesini istiyordu; askerlik yapmak, vergi vermek… Bir de seçimlerde oy kullanmak vardı ama o oy kullanmasa da olurdu, hatta muktedirler için daha iyi olurdu.
Terhis olduktan sonra eve dönüp de sarılacağı anne babanın olmamasının yokluğunu derinden hissetti. Bu yalnızlığı bitirmeye kararlıydı. Önce bir iş bulmalı daha sonra da üniversiteden tanıştığı kızla bir yuva kurmalıydı. Kız isteme günü kararlaştırıldı; aileyi temsilen anneanne ve dede gidecekti. “İşsiz insana kim kız verir,” sıkıntısı onu iki büklüm ederken kul sıkışmadan Hızır yetişmezmiş misali tam da istemeye gidecekleri akşamın sabahında daha önce görüşme yaptığı firmaların birinden çağırdılar sözleşme imzalaması için.
“Allah’ın emri, Peygamber’in kavli”, sözü dedeye düştü. Anne ve baba da telefonla katıldılar kız istemeye. Telefondan kız mı istenir, isteniyordu işte. Mecburiyet denilen zalimin eline düşmeye gör kimi köle kimi kul yapmamış ki…
Kızın babası bu genci beğendi, anne babasının neden çok uzaklarda olduğunu da anlıyordu. Baktı kızın da gönlü var “Tamam” dedi, “Allah bir yastıkta kocatsın.”
Yunus’a şimdi de tek başına bir ev kurma işi düştü, bir de düğün telaşı. Sevinçle hüzün yan yana bağdaş kurmuştu gönlünde. Düğün sadece iki insanın yuva kurması değil; iki ailenin, iki dünyanın buluşmasıydı. Ama onların dünyası yarımdı. Ailesi çok uzaktaydı. Gelmeleri ne mümkün… Nurhan’ın ruhunda da bir tek oğlunun düğününde olamamanın volkanları kaynıyordu.
– Hakan ben Türkiye’ye gitsem derken sesi titrekti. Bir Ege adasına… Haritadan baktım Türkiye’ye çok yakın adalar var oradan yüzsem…
– Hanım, diyebildi sadece Hakan. Derin bir iç çekti Toroslardan kopup da Çukurova’ya inen poyraz serinliğinde. Yüzüne zaruretin ağırlığı çöktü, dudakları mengene gibi sıkı, gözlerinde yağmur bulutu…
Aynı Türkiye günlerindeki gibi yine uykusuz ve yine upuzun geceler… Oğullarının bebekliğini hatırlıyorlardı. İlk adımlarını, ilk kelimelerini… Iztırar denilen illeti hissediyorlardı iliklerine kadar. Yollar bağlı, koca dünya daracık, her hasret bir tuğla ki üst üste sıralı bir çaresizlik duvarı.
Yıllar önce tanıştıkları İsveçli bir çift vardı: Anders ve Emma. Dil öğrenmek için kurulmuş basit bir temas, zamanla derin bir dostluğa dönüşmüştü. Bütün kutsal günlerde bir araya gelirlerdi, gâh Ramazan iftarları, gâh Noel geceleri… Korona pandemisi bütün dünyayı kasıp kavururken bile onların rutinlerini bozamamış, parklarda oturmuş ama irtibatı hiç koparmamışlardı. Önce kelimeler paylaşılmıştı, sonra sofralar, sonra hatıralar… Aynı ekmek bölüşülmüştü aynı kader gibi. Öyle ki bir gün kendi başlarına ev tutup da kamp evinden ayrılırken onlara kefil, bu nazik çift olmuştu.
Türkiye’de olan bitenleri ise hayret içinde seyrediyordu İsveçli çift. Anders, “Bir devlet bu kadar eğitimli insanın ülkesini terk etmesine nasıl razı olur, bu bir delilik.” diyordu vatanını terk eden öğretmenleri, doktorları, avukatları, iş adamlarını duydukça. Bu gelenlerin ne diğer göçmenlere ne de diğer Türklere benzediğini fark etmeleri çok uzun sürmemişti. Türk lirası bütün dövizler karşısında hızla eriyor ve basında “Türkiye’de çok ucuz tatil” haberleri çıkarken Anders “Ben bu diktatörlüğü boykot ediyorum! Türkiye’ye hiç gitmedim, gitmeyi de düşünmüyorum.” derdi.
Nurhan, Türkiye’den gelen düğün davetiyelerini ateşten bir parça gibi tuttu elinde, bir yanında güller açıyordu evladı yuva kuruyordu, bir yanında dikenler gönlüne batıyordu, ah şu orada olamamak…
Yunus günaşırı arayıp yaptığı hazırlıkları anlatıyor, ara ara tavsiyeler alıyordu. Bir yandan da anne babasının yangınını körüklüyordu: “Düğünde erkek tarafından kimse olmayacak anne.” Anne de çığlıkları, hıçkırıkları bastıran derin sükût… Baba da derin iç çekiş. Bu konu o kadar çok gündeme geldi ki nasip, sabır, hayırlısı kelimeleri dahi yoruldu Yunus’a anlatılmaktan.
Hani Anadolu’da bir gelenek vardır, çok uzaktaki tanıdıklara da davetiye gönderilir, geleceklerinden değil, bu sevinçten haberdar olmaları için. Bir davetiyeyi de Anders ve Emma’ya gönderdiler.
Anders, posta kutusundan aldığı davetiyeyi okudu, biraz düşündü. İkisi de biliyordu Hakan ve Nurhan’ın bir tek oğullarının düğününde olamayacaklarını.
Çayın buharı hafifçe yükselirken, konu bir şekilde düğüne geldi. Nurhan gözlerini kaçırdı, Hakan’da susuş. Emma, dikkatle Nurhan’a baktı:
“Siz gidemeyeceksiniz, değil mi?”
Sessizlik…
Hakan başını yana eğdi: “Biliyorsunuz…”
Ortamın havası kurşundan ağır hâle gelmişti ki Anders her zamanki candanlığıyla bir havai fişek gibi patladı:
– Kalk Emma Türkiye’ye gidiyoruz! Onlar gidemiyorsa biz gideriz, Yunus yalnız başına mı düğün yapsın?
– Nasıl yani, diyebildi sadece Nurhan.
– Sizin yerinize. Sizin sevincinizi biz taşırız. Gitmemizi gerçekten ister misiniz, dedi Emma. Cevabı sımsıcak bir tebessüm…
Ertesi gün Yunus telefonda yine “Erkek tarafından kimse…” diyecek olmuştu ki sözünü bitirmeden annesi müjdeyi yapıştırıverdi: “Anders ve Emma geliyor.” delikanlı yutkundu, inanamadı. Tek kelime diyebildi: “Ne!.. Muhteşem!” Dünyalar onun olmuştu.
Anders, Türkiye’ye daha önce hiç gitmemişti. Bir Türk düğününde neler yapıldığı hakkında hiçbir fikri yoktu. Ne ehemmiyeti var, Malmö’den Malatya’ya gönül köprüsü kuruluyordu. İskandinavya’nın buzu ile Beydağı’nın ayazı aynı analı kızlı çorbasında ısınacaktı.
Uçaktakiler bu İsveçli çifte dikkat kesilmişti. Yolculardan biri bütün cesaretini toplayarak İngilizce sordu: “Malatya’ya hiç turist gelmez, siz niye gidiyorsunuz?” Olanları anlattıkları zaman yanlarındaki yolcular da küçük dillerini yutacak gibi oldular. Konu “cıs” yerlere gidecek gibiydi, birbirlerinin yüzüne baktılar. İndiklerinde gece yarısıydı, hatta uçakta soru soran yolcu, işini gücünü bırakıp onları kalacakları otele kadar götürmek istedi, Yunus da karşılamak istemişti. Kimseyi o saatte rahatsız etmek istemedikleri için ısrarlı teklifleri kibarca reddetmişlerdi. Sabah Yunus, sanki anne babası gelmiş gibi sarıldı kuzeyli misafirlere. “Sana sizinkilerin selamını getirdik,” dediler. Emma’nın mavi gözleri nemli.
Malatya’da iki İsveçli… Esnafın da çok dikkatini çekti. Düğün için kravat almaya gittiklerinde, daha önce Türkiye’de hangi şehirleri gezdiklerini soranlara Anders, “Ne İstanbul ne Alanya… Direkt Malatya.” deyince Malatyalıların yüzünde hafif gururla karışık kocaman bir şaşkınlık… Akşam yemeği damadın bir arkadaşının evinde oldu muhteşem bir Malatya sofrası…
Düğünde kalabalığın içinde ilerlerken meraklı bakışlar üzerlerindeydi. Yabancıydılar, evet ama yüzlerindeki tebessüm, en yakınlarından bile daha candandı. Gelin, Emma’ya sarıldı, o da gelinin ellerini tuttu: “Nurhan, sana emanet etti oğlunu. Bir ömür mutlu olun” diye fısıldadı.
O an, mesafeler kalktı, binlerce kilometre, bir avuç duaya sığıverdi. Anne babanın yokluğu, onların varlığıyla doldu. Her tebessümde, her alkışta, her temennide bir parça İsveç vardı artık.
İskandinav düğünlerindeki gibi herkesin kalkıp sırayla konuşacağını, nikah kıyılıp yemek yenip hediye verileceğini düşünmüşlerdi. Ama burada eğlence vardı, müzik, dans, coşku…
Düğünün en heyecanlı kısmı halay oldu. Anders’i de halaya kaldırdılar, acemi hareketlerini kimse yadırgamadı. Karısının simasına uğrayan hafif endişe, sonrasında yerini kahkahaya bıraktı. Malatya’daki Viking, soluk soluğa kalsa da bir şekilde halayı tamamlamıştı, hem de ne alkış almıştı.
Takı merasimi çok ilgilerini çekti; kalabalık sırayla gelin ve damada altın ve para takıyordu. Kuzey’de ise bir ev hediyesi verilirdi. Emma, getirdikleri havlu takımının biraz saçma kalacağını düşünüyordu, Anders ise şaşakalmıştı, damadın kulağına eğildi: “Bu altınlar gerçek mi Yunus?” Sonradan bu takı ve paraların yeni yuva kuran gençlerin düğün masraflarını karşılaması, ev kurmalarını kolaylaştırması için yapıldığını öğrenince takdir etti.
Üç gün içinde Malatya’dan İstanbul aktarmasıyla doğrudan geri döndüler. Evlerindeki salonun bir duvarı, ailelerinin ve akrabalarının bütün hayatının dönüm noktalarını gösteren onlarca fotoğrafla doluydu, çoğu siyah beyaz, hayatın o an durmuş hâlleri… Kendi çocuklukları, çocuklarının bebeklikleri, okul mezuniyetleri, tatilleri… En başta ise renkli ve yepyeni bir fotoğraf… Kan bağıyla değil, gönül bağıyla kurulmuş bir ailenin düğün resmi. Anders, çerçeveletip en başa asmıştı. Ziyaretlerine gelen İsveçli akrabalarına “Bizim Türkiye’deki oğlumuzun düğünü,” diye anlatırdı.
Belki de yıllar önce aynı sofrada içilen çaylar, aynı masada öğrenilen kelimeler onları farkına varmadan aynı hakikate taşımıştı: İnsanın yüreği, yalnız kendi ailesine yetiyorsa bir göldü; başkalarına da yer açabiliyorsa ummandı. “Aç sineni ummanlar gibi olsun.” öğüdünü hüzünle yeniden hatırlıyordu Hakan.
Aylar sonra anneanne ve dede, Malmö’ye geldiklerinde Anders ve Emma’ya teşekkür ziyaretine gittiler. Duvarda asılı fotoğraf onları da duygulandırmıştı. Dede, kahvesinden bir yudum aldıktan sonra Anders’e döndü: “Ben de senin torununun düğününe geleceğim inşallah.” Salonda gülücükler uçuştu çünkü bu altın kalpli insanların torunu şu an 4 yaşında.