Zirvedekiler her zaman “âdem-i nübüvvet”; zirdekiler ise, onlarla hemhâl olma sermestisiyle “fenâfillâh”, “bekabillâh”üveyikleri olarak dur-durak bilmeden onları izlemede; yürümüşler mahviyet-i tâmme içinde ebedî mihraplarına doğru. Önden gidenler karşısında kısmışlar seslerini; ılgıt ılgıt peşlerine takılıp sûrîlikten ruhîliğe yürüyenlere, yürüme istidadı gösterenlere karşı da güftesi öncülere ait en sûzişî nağmeleri seslendirmişler; büyülemişler kendilerine yönelenleri. Hedefin ulviyetini gönül safvetiyle selamlamış; zirvedekilerle aynı şeyleri soluklama azm u ikdamıyla meyân meyân üstüne en tiz perdeden denecekleri demiş; tedebbür, tezekkür ve tefekkür cümleleriyle öndekilerin varidât ve mevhibelerini paylaşma performansları sergileyerek sürekli “âdem-i insânî”ye yürümüşler; yürümüş ve zâhiren aramızda görünürken hakikatte hemen her zaman Hâle’dekilerin şehrâhında seyr ü sefer gayreti içinde olmuşlardır.

Peygamberân-ı izâmın temsil ve misyonları, gerçek “âdemî suret”inşule-feşân tezahürleri. Bu tezahür, Cenâb-ı Risâletpenâhi’de (aleyhissalâtü vesselam) bir “kamer-i münîr”şeklindedir. Sadakatle serfirâz O’nun arkadaşları ise, bir “Hâle”keyfiyet ve derinliğiyle müşârun bilbenân olmuşlardır. Onları takip edenlerde yer yer husuflar müşahede edilmiş ise de hiçbir zaman bitmez gibi görünen bir küsuf söz konusu olmamıştır; vüs’at-i rahmet sayesinde kıyamete kadar da olmayacaktır. Ondan sonra ise hikmet kapıları min veçhin kapanacak; ebvâb-ı kudret ve inâyet ardına kadar açılacak; hayatını “âdem-i insanî”çizgisinde sürdürenler yitirdikleri fâni şeylere bedel yitirilenlerin kat katı ilâhî eltâfla şâd u hurrem olacaklardır; hem de yitirdiklerini hatırlayamayacak şekilde çok buutlu bir şekilde…