Sabahın ilk ışıklarıydı. Dondurucu ayaz, yerini gülümseyen güneşe bırakıyordu. Dün geceden sonra ne lütufkâr bir armağandı. Kaygıyla yoğrulmuş yüreklerde derinden bir sızı… Üç yoldaş, oturdukları yerde düşüncelere dalmıştı. Ne güneşin ne de baharın farkındaydılar.

“İnşallah başına bir şey gelmemiştir.”

“Çok soğuktu gece. Üzerinde de bir şey yok.”

“Ben fazla üşüyen biri değilim, ama montla titremiştim dün.”

Aynı temenni süzülüverdi gönülden gönle:

“Allah’a emanet.”

Uyuyup dinlenmeliydiler. Uzun bir gün ve meçhul bir gece daha kendilerini bekliyordu. Zihinler bulanıktı bu dört duvar arasında.

İşte arabaya binmişlerdi. Başını cama yaslayan Abdullah yine öndeydi. Yol çetin, yolcu garip, istikamet bilinmeyene…

Dalgın bakıyordu Abdullah. Neydi bu yaşadıkları? Birkaç basit ithamla altüst olabilir miydi insanın hayatı? Bunca zamandır pencereden baktığı halde hiçbir şey görmediğini fark etti. Gelmişler miydi?