1. İstibdat Karşısında Dik Durma

İstibdat, despotluk demektir. Baskıcı, temel hak ve hürriyetlere tecavüz eden bir zulüm sistemidir.

Bediüzzaman, istibdadı çok açık bir şekilde kınar: “İstibdat tahakkümdür, muamele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vahiddir, sû-i istimalata gayet müsait bir zemindir, zulmün temelidir, insaniyetin mahisidir.”[i](İstibdat; zorbalıktır, keyfi muameledir, kuvvete dayalı zor kullanmadır, tek kişinin görüşüdür, suiistimallere açık bir zemindir, zulmün temelidir ve insanlığı mahveder).

“İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar.”[ii]

İstibdadın önlenmesinde, kuvvetler ayrılığı ilkesinin önemli bir rolü vardır. Güçlerin ayrılması teorisi ile Locke, liberal devlet öğretisinin en önemli unsurunu belirtmiştir. Onun bu görüşünü daha ileriye götüren kişi, Baron de Montesquieu (1689–1755) olmuştur. Biraz geriye gidersek, kuvvetler ayrılığı ilkesini ilk ortaya atan Aristo’dur. Bununla birlikte ona son şeklini Montesquieu vermiştir. Locke’un fikirlerinden etkilenen Montesquieu, devletin üç erki olduğunu; yasama, yürütme ve yargıdan oluşan bu üç kuvvetin birbirini dengelemesi gerektiğini belirtmektedir.[iii]

[i]Bediüzzaman Said Nursi (2007). Münazarat. İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, s. 50–51.

[ii]Bediüzzaman Said Nursi (2017). Tarihçe-i Hayat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, s. 61.

[iii]Bkz. İrfan Çelik. (2011). “Kuvvetler Ayrılığı: Bir İndirgeme ve Dönüşümü”. Liberal Düşünce, sayı 64, s. 135–159.