Alman tarihinde 1933’te başlayıp 1945’e kadar devam eden ve “Nazi Almanya’sı” olarak adlandırılan dönemde, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP), ülkeyi kesintisiz 12 yıl yönetmiştir. Adolf Hitler, “Führer” (lider) unvanı ile tam anlamıyla “tek adam rejimi” inşa etmiş ve II. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru intihar edinceye kadar bu görevde kalmıştır.

Bu dönem, siyasetçilerin bir toplumu insanlığa karşı işlenen suçlara ortak etmesi ve hukukçuların bu duruma katkısı açısından incelenmesi gereken bir dönemdir.

Nazi rejiminin ve Hitler’in önlenemez yükselişinin sebepleri şu şekilde özetlenebilir:

Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Versay Antlaşması’nın Almanların milli gururunu rencide etmiş olması.

1929 Dünya Ekonomik Bunalımının hiperenflasyona yol açması ve Alman ekonomisinin çökmesi.

Sovyetler Birliği’nin kurulmasından sonra komünizmin güçlenmesi ve Almanya’da siyasî krizlere sebep olması.

Nazilerin görüşlerinin toplumda benimsenmesi ve büyük sermaye sahiplerinin bu görüşleri desteklemesi.

Hitler öncesi idarecilerin yaptıkları hatalar ve siyasî çalkantılar.

Nazi siyasetçileri, bu sosyoekonomik krizleri kendileri adına fırsata çevirmişlerdir. Bütün söylemlerini milliyetçilik üzerine kurmuş, Avrupa toplumunun şuuraltını besleyen Hristiyan ritüellerden istifade ederek Yahudi karşıtlığı politikası gütmüş ve onları insanlığın ebedî düşmanı ilan etmişlerdir. “Âri Irk” söylemi ile Almanların millî duygularını okşayarak toplumu peşlerinden sürüklemişlerdir. Bu politika sayesinde Almanların çoğu, partiyi ve lideri Hitler’i âdeta kutsamış, kararlarına insanüstü değerler atfetmişlerdir.

Millî duyguları canlı tutacak ve her türlü hukuksuzluğu meşru gösterecek “iç ve dış düşman” kavramını çok sık kullanarak “Düşman ne kadar çok ve güçlüyse alınacak tedbirler de o oranda sert ve şiddetli olmalıdır.” ilkesini topluma kabul ettirmişlerdir.