Alman tarihinde 1933’te başlayıp 1945’e kadar devam eden ve “Nazi Almanya’sı” olarak adlandırılan dönemde, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP), ülkeyi kesintisiz 12 yıl yönetmiştir. Adolf Hitler, “Führer” (lider) unvanı ile tam anlamıyla “tek adam rejimi” inşa etmiş ve II. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru intihar edinceye kadar bu görevde kalmıştır.

Bu dönem, siyasetçilerin bir toplumu insanlığa karşı işlenen suçlara ortak etmesi ve hukukçuların bu duruma katkısı açısından incelenmesi gereken bir dönemdir.

Nazi rejiminin ve Hitler’in önlenemez yükselişinin sebepleri şu şekilde özetlenebilir:

  1. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Versay Antlaşması’nın Almanların milli gururunu rencide etmiş olması.

 

  1. 1929 Dünya Ekonomik Bunalımının hiperenflasyona yol açması ve Alman ekonomisinin çökmesi.

 

  1. Sovyetler Birliği’nin kurulmasından sonra komünizmin güçlenmesi ve Almanya’da siyasî krizlere sebep olması.

 

  1. Nazilerin görüşlerinin toplumda benimsenmesi ve büyük sermaye sahiplerinin bu görüşleri desteklemesi.

 

  1. Hitler öncesi idarecilerin yaptıkları hatalar ve siyasî çalkantılar.

Nazi siyasetçileri, bu sosyoekonomik krizleri kendileri adına fırsata çevirmişlerdir. Bütün söylemlerini milliyetçilik üzerine kurmuş, Avrupa toplumunun şuuraltını besleyen Hristiyan ritüellerden istifade ederek Yahudi karşıtlığı politikası gütmüş ve onları insanlığın ebedî düşmanı ilan etmişlerdir. “Âri Irk” söylemi ile Almanların millî duygularını okşayarak toplumu peşlerinden sürüklemişlerdir. Bu politika sayesinde Almanların çoğu, partiyi ve lideri Hitler’i âdeta kutsamış, kararlarına insanüstü değerler atfetmişlerdir.

Millî duyguları canlı tutacak ve her türlü hukuksuzluğu meşru gösterecek “iç ve dış düşman” kavramını çok sık kullanarak “Düşman ne kadar çok ve güçlüyse alınacak tedbirler de o oranda sert ve şiddetli olmalıdır.” ilkesini topluma kabul ettirmişlerdir.

Özellikle Weimar Cumhuriyeti dönemindeki ağır ekonomik kriz sebebiyle, I. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilgisinin yaraladığı bir kesim, parlamenter sisteme muhalif olduklarını belirtip milliyetçi ve otoriter bir yönetimin gelmesini gerekli görüyordu. Naziler bu müsait (!) ortamı çok iyi değerlendirdiler ve 1933’te iktidara gelip “Üçüncü İmparatorluk” olarak adlandırılan Nazi devletinin kuruluşunu ilan ettiler.[1]

Hitler, bu imparatorluğun bin yıl süreceğini sıklıkla söylemiş ve parti propagandası olarak “Bin Yıllık İmparatorluk” kavramını ortaya atmıştır.

Partinin propaganda sorumlularının geliştirdiği “tek halk, tek imparatorluk, tek lider” anlayışı, Alman toplumunda, özellikle milliyetçiliği esas alan kesimde, öyle karşılık görmüştür ki Hitler her konuşmasının başında ve sonunda dinleyicilerle birlikte bu sloganı mutlaka tekrar etmiştir. Temel hak ve özgürlükler askıya alınmış ve şu anlayış devletin temel yönetim felsefesi haline gelmiştir: “Sen bir hiçsin, ülken ise her şey!”[2]

Bu ve benzeri söylem ve politikalar, Alman toplumunu öyle manipüle etmiştir ki halk, Nazilerin gayr-i hukukî her türlü icraatını alkışlamış ve yönetenlerin suç dosyalarının kabarmasına sebep olmuştur.

Alman parlamento binasının (Reichstag) yakılmasından komünistler sorumlu tutulmuş ve Nazilerin en etkili muhalifleri bertaraf edilmiştir. Reichstag Yangınında (1933) Naziler iktidarda olmasalar da iktidara yürüdükleri bir zamanda, milyonlarca oy alabilen komünist engeli aşılmış ve siyasi ortam, Naziler açısından dikensiz bir yola dönüşmüştür. İktidara geldiklerinde, komünist örgütlenmeyi ortadan kaldırmak için, Reichstag Yangınına dair sahte delil ve suç uydurarak birçok siyasî ve sosyal hareket liderini hapse atmışlar ve hadiseyi, Almanya’ya karşı dış güçlerin, içerideki işbirlikçilerle birlikte organize ettikleri yalanını yaymışlardır.

Halk desteğini arkasına alan ve muhalefeti etkisiz hâle getiren Hitler, medyayı ve devletin bütün kurumlarını dizayn ederek parti devleti kurmuş ve “Devlet, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’dir” anlayışını yerleştirmiştir.

Artık devleti yöneten bir parti değil, devlet olarak algılanan bir parti vardır. Partiyi, liderini ve politikalarını eleştirmek, vatan hainliği ve devlete başkaldırı olarak görülmektedir. Devlet tam bir Leviathan’a dönüşmüştür.[3]

Thomas Hobbes, 1651 yılında yazdığı Leviathan adlı eserinde, sınırsız yetkilerle donatılması gereken güçlü bir devlet anlayışını şu felsefe üzerine kurmuştur: Onları (vatandaşları) yabancıların istilasından koruyabilmenin, birbirlerine zarar vermekten engellemenin, kendi sanayilerini ve yeryüzünün meyvelerini güvence altına almanın yolu, bütün gücü bir tek insan ya da insanların meclisine vermektir… Toplum fertleri birbirlerine ‘Ben haklarımdan vazgeçiyorum ve bütün haklarımı bu insana ya da insanların meclisine veriyorum.’ demelidirler. Böylece bütün güç tek bir insanda toplanır… Bu büyük Leviathan’ın doğması demektir.”

 Hobbes’in eserini yazmasından yaklaşık 400 yıl sonra, güçlü bir canavara benzetilen devlet anlayışı ve gücün tek elde toplandığı[4] rejim şekli, Almanya tarihinde “Üçüncü İmparatorluk” olarak ortaya çıkmıştır.

Bu anlayışın yerleşmesinde Nazi yargı sistemi önemli bir rol oynamıştır. İnsanlık tarihine kara bir leke gibi bulaşan, son derece totaliter bir sistemin kurulması ve devletin bir suç örgütüne dönüşmesinde Nazi mahkemeleri âdeta sistem bekçiliğini üstlenmiştir.

1933 yılının Mart ayında yapılan seçimlerden sonra, Nazi sisteminin süratle tesis edilmesinde, rejiminin özel mahkemesi olan Halk Adalet Divanı ve bu kurumun başkanı Roland Freisler başroldedir.

Freisler, 1893 yılında, Hannover yakınlarındaki Celle şehrinde doğmuştur. Jena Üniversitesinin hukuk fakültesine kayıt yaptırmış, ancak 1914’te savaş çıkınca orduya katılmıştır. Ruslara esir düşmüş ve 1917’deki Ekim Devrimi sonrasında, Moskova yakınlarındaki bir esir kampının idaresi kendisine verilmiştir. Bu görevinden dolayı Nazi sicilinde, Bolşevik geçmişi olup olmadığı daima sorgulanmış, belki de “komünist” olmadığını ispat etme adına, sonraki yıllarda Nazileri memnun etmek için siyasilerin zulüm aracı haline gelmiştir.

1920’de Almanya’ya dönmüş, Kassel’de hukuk eğitimini ve doktorasını tamamladıktan sonra 24 Aralık 1924’te Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ne kaydolmuştur.

Freisler, ceza hukukuna hâkimiyeti, keskin zekâsı ve hitabet gücüyle parti devletinde hızla yükselmiş ve 1942 yılında, Halk Adalet Divanı Başkanı Otto Georg Thierack’in Adalet Bakanı olarak atanmasından sonra boşalan başkanlık koltuğuna getirilmiştir.

Bu dönemde Alman adaleti felce uğratılmış, en temel hak ve özgürlükler Nazi sisteminin korunması ve devamı adına kurban edilmiştir. Adaleti temsil eden kadının elindeki kılıç, muhalifleri bertaraf etmek için giyotine dönüşmüştür.

Alman hukuk kurumlarının yönetici ve üyeleri; makam sevdası, korku veya ırkçılık dürtüsüyle Nazi politikalarına şartsız destek vermişlerdir. Alman Hâkimler Birliği, Alman Noterler Birliği ve Alman Barolar Birliği, yaptıkları açıklamalarla Nazi idaresine desteklerini ifade etmişlerdir.

Bu dönemde rejimin “tek”lik vurgusu, yargı sisteminde derhal karşılık bulmuş, atılan ilk adım, yargıda “ârileştirme” olmuştur. Hiçbir gerekçe göstermeden yapılan tasfiyeler karşısında yargı mensuplarının âri kısmı (!), olanları ses çıkarmadan izlemekle yetinmiştir.[5]

Bu yıllarda, rejim bekçisi olan Halk Adalet Divanı çok güçlenmiş ve kararları sorgulanamaz hâle gelmiştir. Bunun neticesi olarak sanık hakları ve savunmanın alanını sürekli olarak daraltılmış, en temel haklar bile kullanılamaz hale gelmiştir. Mesela ön kovuşturma aşamasının şartları gevşetilmiş, tutuklama hâlinin incelenmesi işlemi kaldırılmış, mülkiyete el koyma yetkisi genişletilmiştir. Avukatın mahkeme başkanının iznine tâbi olarak görevini îfâ edebildiği bir uygulamaya geçilmiştir.

O dönemdeki Alman Hukuk Akademisi Başkanı Hans Frank’ın şu sözleri, hukukun nasıl bir rejim silahına dönüştüğünün ispatıdır:

Nasyonal Sosyalizm karşısında hukuk bağımsızlığı yoktur. Vereceğiniz her kararda önce kendinize şunu sorunuz: ‘Benim yerimde Führer (Hitler) olsa nasıl karar verirdi?’ Her kararda şunu söyleyiniz: ‘Bu karar Alman halkının Nasyonal Sosyalist vicdanıyla uyuşuyor mu?’ İşte o zaman Nasyonal Sosyalist halk devletinin birliğine katılmış ve Adolf Hitler iradesinin ölümsüzlüğünü tanımış olarak Üçüncü Alman İmparatorluğu’nun otoritesini kendi karar alanınızda her zaman için sağlayacak bir temel buldunuz demektir.”[6]

 Halk Adalet Divanı, 5243 ölüm cezası, 7768 hapis cezası ve 1089 beraat kararı vermiştir. Beraat edenler ise Gestapo’ya (Gizli Devlet Polisi) teslim edilmiştir.[7]

“Hitler’in Şeytanı” olarak ünlenen hâkim Roland Freisler’in baktığı en meşhur davalardan birisi, Sophie Scholl ve ağabeyi Hans Scholl’ün davasıdır. Suçları, “vatana ihanet, düşmanla işbirliği yapmak ve askerin moralini bozmaktır.” Savcı, “Bu gençler, savaş esnasında en tehlikeli propaganda unsurlarıyla vatana ihanet etmişlerdir.” şeklinde bir mütalaa sunmuştur. 22 Şubat 1943’te vatana ihanetten suçlu bulunmuş ve aynı gün idam edilmişlerdir. Suçları, gazetelerin susturulduğu Hitler coğrafyasında bildiri dağıtmaktır.[8]

Freisler, 3 Şubat 1945 tarihinde, mahkeme binasında bir duruşmayı yönetirken Amerikan uçaklarının bombardımanında can verir.[9] Freisler, Nazi muhaliflerine mezar olan adliye binasının enkazı altında kalır. Adalet sistemi siyasetçinin elinde bağımsızlığını yitirince ülke zaten enkaza dönmüş ve bu enkazın altında bütün Almanya kalmıştır.

Freisler’in hakkında idam kararı verdiği Sophie Scholl’ün idam edilmeden söylediği, “Bizlerin gidişiyle binlerce insan uyanacak ve harekete geçecekse varsın öleyim, ne önemi var?” sözleri hakikate dönüşmüş, Alman halkı, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dayanan bir devleti âdeta küllerinden yeniden inşa etmiştir.

Almanların bu başarısının temel sebebi, Alman Anayasasının birinci maddesine bakıldığında daha net anlaşılır: “İnsanın onur ve haysiyeti dokunulmazdır. Bütün devlet erki ona saygı göstermek ve onu korumakla yükümlüdür. Alman milleti, bu sebeple dokunulmaz ve devredilmez insan haklarını, yeryüzünde her insan topluluğunun, barışın ve adaletin temeli olarak kabul eder.”

 Almanya, Nazi dönemi “tek adam” rejiminin yıkımından çıkardığı derslerle, yetişmiş insan gücünün ayrımcılık yapılmadan ülke kalkınmasında istihdamı ve sürekli koalisyon çıkaran seçim sistemiyle devletler muvazenesinde ilk beş ülkeden biri haline gelmiştir.

Böyle bir dirilişin, bütün anayasal kurumlarının çökertildiği, insan onurunun ayaklar altına alındığı, toplumun parçalara ayrıldığı ve suç örgütüne dönüşmüş menfaat şebekeleri tarafından yönetildiği diğer ülkelere de nasip olması ümidiyle…

 

Dipnotlar

[1] Paul Nolte, Was ist Demokratie?, München: Beck C. H., 2012, s. 271.

[2] A.g.e., s. 276

[3] Thomas Hobbes’un yazdığı eserdir. Eserin ismi, Eski Ahit’te bahsi geçen, “Leviathan” (dev deniz canavarı) isimli hayalî bir yaratıktan esinlenerek konulmuştur.

[4] O. Depenheuer, C. Grabenwarter, Verfassungstheorie (Anayasa Teorisi), çev. Heyet, Lale Yayıncılık, s. 263.

[5] Zübeyr Yıldırım, “Hitler’in Yargı’daki Silüeti: Roland Freisler”, medium.com/türkiye/hitlerin-yargdaki-silüeti-roland-freisler-3c4e83ff2b61

[6] William Shirer, Nazi İmparatorluğu, cilt 1, çev. Rasih Güran, İstanbul: İnkılap Kitabevi, 1970 s. 426.

[7] Yıldırım, a.g.e.

[8] www.bpb.de/geschichte/nationalsozialismus/weisse-rose/

[9] 150 bin kişilik Kızıl Ordu, Berlin’e girerken Alman halkı Rusya’yı işgal ettiklerini zannediyordu. Nazi kontrolündeki medya böyle bir propaganda yapıyordu.