Bir vefa vardı dilimizde, dinimizde, gelenek ve göreneklerimizde. Zaman olurdu onunla konuşur, onunla yazar, onunla oturur, onunla kalkar ve onunla yaşardık. O süslerdi sözlerimizi, o donatırdı yazılarımızı. Onunla anlam kazanırdı hayatımız, onunla kıymete bürünürdü hasenatımız. Eş dost vefa ile gönlümüzde yer bulurdu. Yine vefa öğretirdi verdiğimiz vaatleri hatırlamayı, başkalarını duamıza almayı ve hiçbir şeyi hafife almamayı…

Mevlânâ’nın dediği gibi, “Vefa nedir, bilir misin? Vefa arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır. Vefa; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere, hayallere ihanet katmamandır. Vefa; ötelerin sonsuz mükafatı karşısında Cehennemi hafife almaman, ulvî güzellikleri dünyaya satmamandır.”

Bir vefa vardı lügatlerimizin tozlanmış sayfalarında. Her birinde farklı bir ifadeyle; lâkin “sevgi, dostluk, verilen sözü yerine getirme” gibi müşterek mânâlarıyla. Vefa da onlara addedilen değer olarak başlara taç ediliyordu. Yollar hep aynı kapıya çıkıyor, nazarlar aynı noktaya odaklanıyordu: Sözünden asla caymamak, dostluğa toz kondurmamak yahut sevgiden yılmamak… Nitekim böyle vefa ve sadakat timsali kullarını Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’inde ne de güzel müjdeliyordu: “Allah, böylece sadık kalanları, doğruluklarına karşılık ödüllendirecektir… (Ahzâb, 33/24).

Bir vefa vardı peygamberlik ufkunun doruklarında. Zaten Âdem Nebi (aleyhisselâm) ile insanlık tarihine girmemiş miydi bu kudsî kelime? Zellesinden sonra dilinde vird, gözünde yaş şeklinde mesken tutmamış mıydı? Böylece yeryüzüne gönderildikten yıllar sonra, Allah’ın affına mazhar olup peygamberlikle şereflendirilmemiş miydi? Evet, Hazreti Âdem, Cennet’teki yasak meyveye yaklaşınca yeryüzüne indirildi. Hem de bir zellenin yüküyle, Havva’sının hasretiyle bir başına… O, bütün hicranlarının ağırlığına, dünya çölünün acımasızlığına rağmen Rabbi’ne döndü mahzun yüzünü, açtı iki elini. Tövbenin kurnalarına saldı kendisini. Yundukça yundu, arındıkça arındı. Yıllarca ağladı. Onun gözyaşlarında hep safiyane bir vefa vardı.