Bir Vefa Vardı

Aliye Yediveren

Bir vefa vardı dilimizde, dinimizde, gelenek ve göreneklerimizde. Zaman olurdu onunla konuşur, onunla yazar, onunla oturur, onunla kalkar ve onunla yaşardık. O süslerdi sözlerimizi, o donatırdı yazılarımızı. Onunla anlam kazanırdı hayatımız, onunla kıymete bürünürdü hasenatımız. Eş dost vefa ile gönlümüzde yer bulurdu. Yine vefa öğretirdi verdiğimiz vaatleri hatırlamayı, başkalarını duamıza almayı ve hiçbir şeyi hafife almamayı…

Mevlânâ’nın dediği gibi, “Vefa nedir, bilir misin? Vefa arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır. Vefa; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere, hayallere ihanet katmamandır. Vefa; ötelerin sonsuz mükafatı karşısında Cehennemi hafife almaman, ulvî güzellikleri dünyaya satmamandır.”

Bir vefa vardı lügatlerimizin tozlanmış sayfalarında. Her birinde farklı bir ifadeyle; lâkin “sevgi, dostluk, verilen sözü yerine getirme” gibi müşterek mânâlarıyla. Vefa da onlara addedilen değer olarak başlara taç ediliyordu. Yollar hep aynı kapıya çıkıyor, nazarlar aynı noktaya odaklanıyordu: Sözünden asla caymamak, dostluğa toz kondurmamak yahut sevgiden yılmamak… Nitekim böyle vefa ve sadakat timsali kullarını Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’inde ne de güzel müjdeliyordu: “Allah, böylece sadık kalanları, doğruluklarına karşılık ödüllendirecektir… (Ahzâb, 33/24).

Bir vefa vardı peygamberlik ufkunun doruklarında. Zaten Âdem Nebi (aleyhisselâm) ile insanlık tarihine girmemiş miydi bu kudsî kelime? Zellesinden sonra dilinde vird, gözünde yaş şeklinde mesken tutmamış mıydı? Böylece yeryüzüne gönderildikten yıllar sonra, Allah’ın affına mazhar olup peygamberlikle şereflendirilmemiş miydi? Evet, Hazreti Âdem, Cennet’teki yasak meyveye yaklaşınca yeryüzüne indirildi. Hem de bir zellenin yüküyle, Havva’sının hasretiyle bir başına… O, bütün hicranlarının ağırlığına, dünya çölünün acımasızlığına rağmen Rabbi’ne döndü mahzun yüzünü, açtı iki elini. Tövbenin kurnalarına saldı kendisini. Yundukça yundu, arındıkça arındı. Yıllarca ağladı. Onun gözyaşlarında hep safiyane bir vefa vardı.

Aynı vefa, Hazreti İbrahim’de de (aleyhisselâm) “hillet” olarak temessül etmedi mi? Bu mânâda sonraki ümmetlerin dilinde bir yâd-ı cemil olmadı mı? Evet, bu Yüce Nebi’ye Hazreti Mevlâ-yı Müteâl “Halil’im!” derken, o da Rabbi’ne olan dostluğunda hep sadık kaldı.  Ondaki hillet ufku, gün geldi, gencecik çağlarında putları deviren bir ruh oldu; gün geldi, oğluyla geçtiği kurban imtihanında teslimiyet olarak göründü. Ipıssız çöllere bırakırken Hacer’iyle İsmail’ini, hislerine mağlup olmasın diye, ardına bile bakmadan Rabbi’ne koşan bir soluk oldu. Nihayet Nemrut’un zulmüyle atıldığı ateşi gül bahçesine döndüren bir teslimiyete büründü. O teslimiyet, daha sonra: “Dokunma İbrâhim’e! Serin ve selamet ol ona!” (Enbiyâ, 21/69) İlâhî fermanıyla bir mucizeye inkılap etti. Nitekim Cenâb-ı Hak, onu “çok vefalı İbrahim” (Necm, 53/37) şeklinde zikrediyordu. Onun ömründe hep dostane bir vefa vardı.

Peygamberlik silsilesinin her bir nurdan halkasında vefa vardı. O vefa, biz insanlığın önünde, lâhutî bir hâl, Rahmanî bir eda ile hep var oldu.

Bir gün Mekke’nin karanlık ufuklarında, son Vefa Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğdu. “Ümmetî, ümmetî!” nidaları, 63 yılın her deminde bir nefes oldu. Maruz kaldığı her ezadan vefa ile doğruldu. Tâif’te vefa ile sabır yudumladı, Addâs’ta bir umut olarak neşv ü nema buldu. Hicret yollarında, sadık yol arkadaşıyla bir sır oldu; Medine’de bir bedir şeklinde doğdu. Öyle ki Miraç’tan ümmetine muştularla geri döndü. Bir hüsn-i hatime olarak da ümmetine olan vefası, şefaat-i uzmâ olarak tâ ebetlere kadar uzandı. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurdan hayatında baştan başa vefa vardı.

Vefa, peygamberlik ufkunda guruba meyletmedi. Sonrasında hep hayatta kaldı. Yıldızlar misali Sahabede par par parladı ve sonraki asırlarda da sönmeyen bir ışık olarak yandı durdu. Evet, bir vefa vardı Sahabe ruhunda, Tabiin” buudunda. Bir vefa vardı nimete ermişlerin yolunda; ariflerin sohbetinde, velilerin keşf ü kerametinde, şehitlerin deminde… Bir vefa vardı âlimlerin eserlerinde, âşıkların gözyaşlarında, şairlerin mısralarında…

Asrın ehl-i vefa büyüğünün “Vefa” adlı yazısında ifade ettiği üzere, fertler vefa duygusuyla itimada şayan olup yükseldi. Yuvalar vefa duygusu üzerine kurulmuş ise devam edip canlı kaldı. Milletler bu yüce duygu ile faziletlere erdi. Sonuç itibariyle, bütün yükselenlerin hasenat defterleri, vefa ile kapanıp vefa ile mühürlendi.

Peki, şimdilerde nerede kaldı vefa? Yaldızlı örtülerin içinde duvarlarımıza astığımız mushaf-ı şerifte mi? Sarıp sarmalayıp bir kenara kaldırdığımız gelenek ve göreneklerimizde mi? Lügatlerimizin tozlu sahifelerinde mi? Peygamberlik silsilesinin nurdan halkalarında mı? Yoksa Kutlu Nebi’nin Miraç ufkunda mı?
Neredesin ey vefa? Sana öyle hasret ki insanlık, yitip gittiğin yerden yeniden arz-ı endam etmeni, gurub ettiğin ufuktan tulû etmeni dört gözle bekliyor. Bil ki sensiz hiçbir şeyin gayesi olmuyor; anlam arayışlarımız sonuca bağlanmıyor. Haydi doğ ki yeniden ufkumuza, Âdem atamızın tövbesiyle arınıp İbrahimvârî dostluğu anlayıp Hâtemü’l- Enbiyâ’nın (aleyhissalâtü vesselâm) “Ümmetî, ümmetî!” nidalarına mukabele edip “Buradayım ey Şefkat Peygamberi!” diyerek muhabbetle doğrulalım. Doğ ki buruk dünyamıza, seninle ömrümüze ömür katacak sırlar âlemine gözlerimizi açalım.

Buyur ey vefa gönül hanemize! Buyur ki ehl-i vefaya taatimizi tamir edelim, dua vakitlerinde semaya “kırık dilekçeler” sunalım, kutlu zaman dilimlerinde eşref saatlerini kollayalım. Yağ ey vefa, kurak iklimimize! Zira dostlar seni unutalı, devir lehimize dönmeyeli hayli vakit oldu. Bizler Fuzûlî’nin “Dost bî-vefâ, felek bî-rahm, devrân bî-sükûn / Dert çok, hem-dert yok, düşman kavî, tali’ zebûn.” mısralarını mırıldanırken nazarlarımız umut ufkunda, yolunu gözlemeye devam ediyoruz.