Merhaba taş duvarların arasında gözlerimi kamaştıran pırıltına… Merhaba çocuklarınla yapacağın halı saha maçlarının hayalleriyle dolu o güzel gönlüne… Nasılsın? İyisindir inşallah. Avlu köşesine çömelip de düşüncelere daldın yine, değil mi? İnan bana, bir saattir elimde duran fotoğrafın etkisiyle, benim de senden kalır yanım yok artık. Hayaller, zihnimdeki uğultular öyle doldu, taştı ki… “En iyisi bir iki kâğıt parçasına, ‘Görülmüştür’ mührünün vurulmayacağı bir mektup yazmak” dedim. Yani bu mektubu sana yazıyorum, ama yollamayacağım. Yazdıklarımı okuyup da üzülmeni ister miyim hiç? Zaten iki hafta önceki kapalı görüşte, “Bizim evin arkasındaki lokantada bulaşıkçı arıyorlarmış. Ne dersin, başvurayım mı?” dediğimde, yüzünün aldığı hâli hâlâ unutamıyorum. Sonrasında sitem de edemedin hiç, varsa yoksa içine attın. Kulaklarım senden küçücük bir sitem duyduysa, o da bir tek gümüş alyansınla ilgiliydi. Verdiğin 15 kilodan dolayı alyansının parmağında artık doğru düzgün durmadığını söylemiştin. Onu olmadık yerlerde düşürdüğünden, koğuşta ha bire aramak zorunda kaldığından bahsettin. Aslında seni yoran şey, bu kadar meşakkat yaşaman değil de “İsminin yazılı olduğu bu yüzük, ölünceye dek parmağımdan çıkmayacak!” diye verdiğin sözün ağırlığıydı. “Ya bir de onu kaybedersem, ne olacak?” diye hissettiğin endişeleri alaca boyası çaldığın kırışan alnından, kaşlarını indirip kaldırışından fark etmiştim. O kapalı görüşten sonra sanki sözleşmişiz gibi birbirimize mektuplar gönderdik. Sen bana lokantanın bulaşığını sormadın. Ben de sana ikinci ameliyatından sonraki sıhhatini ve ilaçlarını düzenli içip içmediğini sormadım.

Nereden nereye… İşte senin için yazılan, ama aynı zamanda senden kaçan bu mektupla elimdeki renkli fotoğraftan bahsedeceğim sana. O karedeki, henüz fırtınaya yakalanmamış gülüşlerimizden. Bu esnada sensiz geçen yıllarımızın siyahlığı, ister istemez kalemimin ucundan dökülebilir. Siyah beyaza dönüşen onlarca hatıramızın karesinden, solunum cihazıyla yaşatmaya çalıştığımız ümidimizin renklerini görebilirsin.

Elimdeki fotoğraf 2015 yılına ait. Küçük oğlan benim kucağımda. Daha dört aylık kuzucuğum. Sen ise büyüğü almışsın. Sıkıca sarmışsın Japon’u. Sabah uyanır uyanmaz çekilmişiz ya; oğluşumuzun gözleri daha bir şişkin, daha bir çekik, ama üzerindeki mahmurluktan ne de çabuk silkinmiş öyle. “Gülümse” talimatı karşısında, nasıl da uysal! Adeta kahkaha atıyor. Kocaman açmış ağzını. Tâ buradan alıyorum, aç karnına yediği çikolatanın kokusunu. Ah, kurban olurum o çürük süt dişlerine! Meleğimin bizimle geçirdiği en güzel günlerine tanıklık etmiş, bak! O yıllar, ailece en favori çizgi filmlerin hiçbir bölümünü kaçırmadığımız yıllardı. O doğmadan önce satın aldığımız 40’ı aşkın çocuk eğitimi kitabından, neredeyse her gün etkinlikler yaptığımız “planlı” günlerdi. Annesi de babası da eğitimciydi ne de olsa. Ödül-ceza, drama vs. eğitim yöntemlerini uygulayacak bir hayli enerjimiz vardı. Hatırlar mısın, o yıl, mart ayı mı neydi? Baba oğul renkli kartonlardan yaptığınız polis arabalarını yarıştırmıştınız. Enes, sahici polis arabasına binmek istediğini söyledi. Sen de “Olur oğlum, inşallah bir gün polis amcalardan birine rastlarsak rica ederiz. Bizi arabasına alır, götürür.” demiştin. Ona bir rüyanın daha gerçekleşeceğinin müjdesini vermiştin. Ne var ki bir buçuk yıl sonra, ikimizin de peş peşe “götürüldüğünü” görünce, polis arabası kâbusları başladı minik zihninde. O zamana dek uyku, yemek, oyun, masal saatlerinden başka hiçbir şey görmemiş o çürük dişler, sonraki yıllarda bir bir döküldü. Döküldükçe de zamanın dilimleri farklı farklı isimler aldı: Dedenin evine taşınmak, babanın görüş günleri, annenin günlük karakola gidiş geliş saati gibi…

            Sen tutuklandıktan birkaç gün sonra, benim için geldiler. TEM yelekli yedi sekiz polis, bir çırpıda doluştu eve. İçlerinden biri telefonunun kamera kaydını daha eve adım atar atmaz başlattı. Beni gözlerinin önünden bir saniye ayırmadan aradılar, taradılar, görüntü aldılar. Mahallenin muhtarının da eşliğiyle odadan odaya geçtik. Peki, o kadar erkeğin arasında bir bayan polis olmaz mı? “Şimdi yatak odasına geçiyoruz.” dediklerinde sormuştum işte bu soruyu. Ya duydular ya duymadılar. Bildiklerini okudular. Sekiz adamın önünde, kamera kaydederken çekmecelerim, özel eşyalarım bir bir karıştırıldı. Yerin dibine girdim Ahmet! Bu yapılır mıydı bana? Hiç mi anaları, bacıları, hanımları yok bu adamların? Anadolu kadınıyım ben! Ömrü boyunca bir saç telinin gün ışığını görmediğini söyleyen, ak dastarlı Duduca’nın torunuyum ben. Onun terbiyesiyle büyüdüm, biliyorsun. Ya da kime söylüyorum ki? Zaten, zorbalığın âlâsıyla karşılaşan sensin, dilin çoktan beri tutuk. Boş ver, sormadım farz et. Sadece tahmin ettiğin hâlin gerçekleşmiş olduğuna emin ol: Yüzüm utançtan kıpkırmızı. Tülbendimi gözümün önüne doğru iyice indirip kafamı eğdim. Yüzüme gözüme sürdüğüm ellerime bulaşan gözyaşlarını eteğime sildim. Görüş alanımda ise sadece ayağımdaki terlikler vardı.

             Aşırı gerginlik bir yana, ağır sigara ve parfüm kokusu evin içine iyice yayıldığından, babam ıslık çalar gibi, derinden nefes almaya başladı. Annem ise odalardan birinde, çocukların başındaydı. Küçüğün ağlama sesleri ara sıra kulağıma geliyordu. Taştan değillerdi ya, anne sütü isteyen bebeğin huysuzluklarını tahmin ediyor olmalılardı. Gelen her seste operasyon şefinin gözünün içine baktım. Pek oralı olma niyeti yoktu. Ağlamaların şiddeti iyice artınca en sonunda, “Bekle, az sabret.” mânâsında elini gösterdi. Az sonra da arama işlemleri bitti. Onlar salona geçti. Müsaademi almıştım almasına, ama polis telsizlerinden ara sıra çıkan sinir bozucu sesler, artçı deprem gibi kanımı donduruyordu. Herhalde sütüm de ürpermişti ki bebeğim kekremsi bir tat almışçasına birkaç defa yüzünü buruşturdu. Daha fazla sabredemedi, emmeyi bıraktı. Uzun süre ağladığını hatırlıyorum. Uyutabilmek için biraz daha süre isteyecektim, fakat polislerin sabrının ve vaktinin olmadığının farkındaydım. Her iki meleği de bir çırpıda öpüp kaşla göz arası ekip arabasına bindim. Zihnimde yelekler, bir de bizim melekler kaldı. Küçüğün midesine hoşluk bırakamadım. Büyüğün yüreğinde de koca bir boşluk kaldı. Anladım ki o temmuz gecesinde, nezarethane duvarlarının bana öğrettiği bir şey daha varmış: TEM, aynı zamanda MATEM’in de kısaltmasıymış.

            Karakoldaki birkaç günlük misafirlikten sonra, elektronik kelepçe ve günde iki defa imza atmak şartıyla serbest bırakıldım. İtirafçı ol telkinleri, insan haysiyetine yakışmayan şartlarda olan nezarethane, televizyonda gördüğümden daha renksiz ve sevimsiz olduğunu fark ettiğim mahkeme salonunun bendeki izlenimleri… İstersen her bir ayrıntı, daha başka “an”lık fotoğraf bakışında kalsın. Zira “zamana yayma” merhemi sürdüğümde, girift hadiseler daha kolay çözülüyor. Ancak eve döndüğüm andan bahsetmesem olmaz. Bilirsin; içinde çocuk olan her hikâye, mutlu sonu hak eder.

            Kapıyı annem açtı. Zil çalar çalmaz koşup gelen küçük melek, beni görünce öyle bir çığlık attı ki! Merak etme, büyüğü de çok farklı değildi. Bir kamera kaydı olsaydı, muhtemelen şunu derdin: “Sezercik Aslan Parçası’nın yeni versiyonu çekiliyor.” İnan ki Semih kucağımdan hiç inmedi. Abisiyle de uzunca bir süre muhabbet ettik. Bir türlü bırakmıyorlardı. Ah Enes! Kendisi bir yana, daha konuşmayı bilmeyen kardeşinin avukatlığını da üstlenmiş. Hazırlıksız yakalandım sorguya: “Anne, kıyafetin kötü kokuyor.” “Anne, neden polislerin orada yattın?”

            Şimdilerde beş ve sekiz yaşlarında iki çocuk var. Dört yıl içinde bütün aile fotoğrafları, açık görüş salonunda, boyunlarda “Ziyaretçi Kartı” ile çekildi. Yine her bir fotoğrafta çürük süt dişleri var. Senden bîhaber büyüyenin… Abisinin dişleri ise gözükmüyor, çünkü sen gideli hiç gülmedi.