Merhaba taş duvarların arasında gözlerimi kamaştıran pırıltına… Merhaba çocuklarınla yapacağın halı saha maçlarının hayalleriyle dolu o güzel gönlüne… Nasılsın? İyisindir inşallah. Avlu köşesine çömelip de düşüncelere daldın yine, değil mi? İnan bana, bir saattir elimde duran fotoğrafın etkisiyle, benim de senden kalır yanım yok artık. Hayaller, zihnimdeki uğultular öyle doldu, taştı ki… “En iyisi bir iki kâğıt parçasına, ‘Görülmüştür’ mührünün vurulmayacağı bir mektup yazmak” dedim. Yani bu mektubu sana yazıyorum, ama yollamayacağım. Yazdıklarımı okuyup da üzülmeni ister miyim hiç? Zaten iki hafta önceki kapalı görüşte, “Bizim evin arkasındaki lokantada bulaşıkçı arıyorlarmış. Ne dersin, başvurayım mı?” dediğimde, yüzünün aldığı hâli hâlâ unutamıyorum. Sonrasında sitem de edemedin hiç, varsa yoksa içine attın. Kulaklarım senden küçücük bir sitem duyduysa, o da bir tek gümüş alyansınla ilgiliydi. Verdiğin 15 kilodan dolayı alyansının parmağında artık doğru düzgün durmadığını söylemiştin. Onu olmadık yerlerde düşürdüğünden, koğuşta ha bire aramak zorunda kaldığından bahsettin. Aslında seni yoran şey, bu kadar meşakkat yaşaman değil de “İsminin yazılı olduğu bu yüzük, ölünceye dek parmağımdan çıkmayacak!” diye verdiğin sözün ağırlığıydı. “Ya bir de onu kaybedersem, ne olacak?” diye hissettiğin endişeleri alaca boyası çaldığın kırışan alnından, kaşlarını indirip kaldırışından fark etmiştim. O kapalı görüşten sonra sanki sözleşmişiz gibi birbirimize mektuplar gönderdik. Sen bana lokantanın bulaşığını sormadın. Ben de sana ikinci ameliyatından sonraki sıhhatini ve ilaçlarını düzenli içip içmediğini sormadım.