Bediüzzaman Hazretleri, Mesnevî-i Nûriye adlı eserinde, dört anahtar tabire dikkatimizi çeker: “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim… Kelimelerden maksat: Mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazardır.[1]

Mânâ-yı Harfî ve Mânâ-yı İsmî

“Mânâ-yı ismî”, bir şeyin kendine bakan cihetini, yani kendi kendine atıfta bulunan mânâsını ifade eder. “Mânâ-yı harfî” ise başkasının mânâsını göstermek, başkasının bilinmesine hizmet etmek anlamını taşır. Yani kendi kendine atıfta bulunmaz, çünkü onun müstakil bir mânâsı yoktur.

Üstad Hazretleri, kâinata mânâ-yı ismiyle bakılmaması gerektiğinin altını çizer. “Her şey, nefsinde mânâ-yı ismiyle fânidir, mefkuttur, hâdistir, mâdumdur.”[2] diyerek her şeye kendi hesabına bakmanın; devamlılığı olmayan, yalancı bir ışık hükmünde ve hiçliğe götüren, imansız bir bakış açısı olduğunu vurgular.

Mânâ-yı harfî ise eşya ve hadiselere Rabbimizin varlığını ve birliğini anlatan bir kitabın harfleri olarak, hikmet nazarıyla bakmaktır. Allah’a (celle celâluhu) intisap ederek ve O’nun canibinden bakmak, yani O’nu tanıma ve sevme adına, ayinedarlık cihetiyle her şeye nazar etmektir.[3]

Mesela, kalbimizi düşünelim: Kalbimiz, dakikada ortalama 70 kere kasılıp gevşeyerek hücrelerimizin canlı kalabilmesi için gerekli olan oksijen, gıda ve çeşitli maddeleri damarlar vasıtasıyla bedenimizin en ücra noktalarına kadar ulaştırmakla vazifeli, kaslardan meydana getirilmiş, muhteşem bir organımızdır.

Sanki bir motor gibi çalışan kalbimizin durma ve dinlenme gibi bir lüksü yoktur. Çalışmazsa, üç dakika sonra, şuurumuz kapanır; 10 dakika sonra, bedenimizde geri döndürülemeyecek hasarlar meydana gelir.

Günde yaklaşık 100 bin defa sessizce, rahatsızlık vermeden kasılıp gevşeyen, uyuduğumuz zaman dakikadaki atış hızını 50’lere kadar düşüren ve koşarken de 140’lara kadar çıkartan kalbimizin bunu kendi başına yaptığını düşünmek aklımızla alay etmek olur.

Kalbimizin anne karnında ne zaman ve nasıl çalışmaya başladığını hiç düşündük mü? O ilk kalp atışını hisseden anneler, bunun kendiliğinden olduğuna inanabilir mi?

İnsan bedenini elektrikle çalışan, çok gelişmiş bir makineye benzetebiliriz. Bütün hareketlerimiz, sinir sistemi üzerinden gelen elektrik sinyalleriyle kontrol altındadır. Bir gün şalter açılır, sistem çalışmaya başlar; bir gün de gelir kapanır, hayat biter. Günlük hayatımızda, vücudumuzda akıl almaz sayıda elektrik uyarısı gerçekleşir. Mesela göz açıp kapamamızda, yaklaşık 45 bin kas lifi uyarılır. Sadece bu hareketi günde ortalama 30 bin defa yaparız. Yani sadece gözlerimizi açıp kapayabilmemiz için günde neredeyse 1,5 milyar elektrik uyarısına ihtiyaç vardır.

Anne karnında bir et parçası halinde olan fetüsün organları yaratılır. Genellikle 22. günde kalp atmaya, kasılıp gevşemeye başlar. Çünkü artık diğer organların büyümesi ve gelişmesi için oksijen ve gıdaya ihtiyaç vardır.

Bilim insanları çok kompleks olan kalbin çalışma sistemini anlatırken o ilk elektrik sinyalinin, “Sinoatriyal düğüm” olarak adlandırılan ve kalbin sağ kulakçığında yer alan bir noktadan çıktığını söylemektedir. Bu sinyal tam olması gerektiği kadardır. Daha az olması kalbi çalıştırmayacak, daha fazla olması ise zarar verecektir. Bu sinyali kim başlatıyorsa, vakti geldiğinde O kesmektedir.[4]

Kısaca bahsettiğimiz kalbimizin; vücudumuzdaki yeri, yapısı, damarları, bölümleri, şekli anlatmakla bitmez hikmetlerle doludur.

Niyet

Bir gün Kanuni Sultan Süleyman, Mimar Sinan’ı çağırarak bir cami yaptırmak istediğini fakat inşaat masraflarının sadece kendisinin ayırdığı bütçeden olacağını, kesinlikle başka hiçbir yardımı kabul etmemesini tembih eder. Yani cami yapımında kullanılacak kaynakların tamamının helal olduğundan emin olmak ister. Hemen cami yapımına başlanır ve padişahın isteği hep akıllarındadır. Fakat cami inşaatı yakınlarında oturan, ineklerinden elde ettiği sütle yoğurt yaparak satan yaşlı bir kadın vardır. O da hep gücüm yetse de bir cami yaptırsam diye hayal edermiş. Böyle bir inşaatı görünce en azından çalışanlara soğuk bir yoğurt vereyim diye birkaç kez ısrar eder. Sonunda yaşlı kadını kırmayan işçiler, zaman zaman yoğurdu kabul eder. Bir gün rüyasında hesap gününü gören padişah, bir terazinin kefesinde camiyi, diğer kefesinde ise bir kap yoğurt görür ve yoğurdun olduğu kefe daha ağır gelmektedir. Bir şeylerin ters gittiğini düşünen padişah, sabah olunca işçilerin yanına gider ve durumu öğrenir.

Buradaki hadise, Üstad Bediüzzaman’ın niyetle ilgili ifadelerini akla getirmektedir.[5] İhlaslı bir niyet ile tasadduk edilen bir kap yoğurt, camiden ağır gelmektedir.

Başka bir misal verecek olursak: Bir okul inşaatında çalışan, benzer işleri yapan ve aynı maaşı alan üç işçiyi düşünelim. Bunlardan birincisinin düşüncesi eve ekmek götürmek olsun. Onun için nerede çalıştığı önemli değildir, yeter ki para kazansın. İkincisi, “Güzel iş çıkartayım, ustalığımı beğensinler.” düşüncesinde olsun. Onun maksadı kendini beğendirmektir; bununla mutlu olur. Üçüncüsü ise, “Ben bir okul inşaatında çalışıyorum. Öyle güzel iş çıkartmalıyım ki burada neslimiz yetişsin, insanlığa faydalı işler yapsın.” düşüncesiyle çalışsın. İşte bu kişi, o halis niyetiyle o okuldan mezun olacak ve güzel işler yapacak öğrencilerin hasenelerine ortak olur.

Nazar

Savaş o kadar büyümüş ve uzamıştı ki ABD’nin de tahminin üzerinde ölü ve yaralılar vardı. Artık yaralılar için morfin yetiştirilemiyor, çadır hastanelerde yaralanmış askerlerin iniltisi duyuluyor, doktorlar ise çaresizdi.

Yaklaşık 80 milyon insanın öldüğü, tarihin en kanlı savaşı olan II. Dünya Savaşından bahsediyoruz.[6] Yaralılara morfin yetiştirmeye çalışılırken psikoloji eğitimi de almış bir anestezi uzmanı olan Dr. Henry K. Beecher’in aklına bir şey geldi: Yaralı askerlere morfin veriyormuş gibi yapıp zararsız solüsyonlar vermeye başladı. Askerlere morfin verildiği ve biraz sonra ağrılarının kesileceği telkin edilerek buna odaklanmaları sağlandı. Askerlerin %40’ında bu telkin tesirli oldu. Savaştan sonra da çeşitli deneyler yapan Dr. Beecher, “plasebo” (teselli ilacı) denilen metodu tedavilerde kullandı.

Nazar ile niyet, mahiyet-i eşyayı tağyir eder.”[7] diyordu Üstad. Niyet ve nazar vesilesiyle zararsız bir çözelti, ruhta sanki morfin tesiri yapıyordu.

Benzer bir vakıa ise “Pygmalion etkisi”dir. 1963 yılında, California’da yapılan deneyde, bir ilköğretim okulundaki öğrenciler zekâ testine tâbi tutulur. Ekibin başındaki Robert Rosenthal ve arkadaşları, sonuçları öğrenci ve öğretmenlerle paylaşmaz. Fakat rastgele seçtikleri, ortalama başarıya sahip beş altı öğrenci için üstün zekalı oldukları söylenir. Bir yıl sonra ekip benzer bir test yapar. Test neticesinde, üstün zekâlı diye tanımlanan öğrencilerin, diğerlerine göre çok daha başarılı oldukları görülür. Daha sonra 10 yıl içinde yapılan 345 araştırmadan da benzer neticeler alınır. Bu durum, öğretmenlerin beklentisinin öğrencilerde pozitif etki meydana getirmesi ve öğrencilerdeki müsbet gelişmelerin öğretmenler tarafından yeniden takdir edilmesiyle oluşan salih daireden (pozitif geri bildirim döngüsünden) kaynaklanmaktadır.[8]

Ayet ve hadislerle teşvik edilen hüsn-ü zannın, salih daire oluşturmada ne kadar önemli rol oynadığı açıkça görülmektedir.[9]

Ayrıca Üstad Bediüzzaman’ın “Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.”[10] sözü de nazarın (perspektif ve akletme tarzının) önemine dikkat çekmektedir.

Dipnotlar

[1] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nûriye, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 44.

[2] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 520.

[3] www.herkul.org/kirik-testi/varligi-yorumlamada-anahtar-kavramlar/

[4] Zafer Zengin, Sırlı Dünyasında Kalbimiz, İstanbul: Altınburç Yayınları, 2010.

[5] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nûriye, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2007, s. 44.

[6] en.wikipedia.org/wiki/World_War_II; www.britannica.com/event/World-War-II

[7] Nursî, a.g.e.

[8] www.discovermagazine.com/mind/being-honest-about-the-pygmalion-effect

[9] “Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” (Hucurat, 49/12). “Zandan sakının. Çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır.” (Buhari, Vasaya, 8.)

[10] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 532.

Paylaş
Önceki İçerikÇürük Dişler
Sonraki İçerikNurhayat Abla