Abdülhak Şinasi Hisar nakleder: “Paris metrosunda Halid Ziya ve Hamdullah Suphi karşılaşır. Uzun süre birbirlerini göremeyen iki dost sohbete kendilerini kaptırır, farkına varmadan ayaküstü bir hayli konuşurlar. Sohbetleri yol boyunca da devam eder. Metrodan çıkarken bir Fransız yanlarına gelir, mazur görülmesini rica ile, kendisinin dillerin musikisiyle alâkadar olduğunu ve onlara hangi dille konuştuklarını sorar; Türkçe olduğunu öğrenince şimdiye kadar bu dili duymak fırsatını bulamadığına müteessir ve şimdi duyduğuna da pek mütehassis olduğunu söyler. ‘Eğer bu istasyonda inmeseydiniz sırf konuşmanızı dinlemek için sizi gideceğiniz son istasyona kadar takip edecektim. Çok eski bir millet olduğunuz anlaşılıyor, zira lisanınızın bu ahenkli ve musikili inceliğine ermesi için uzun zaman iktiza eder!’ der.”[i]

Fransız dil bilimcinin binlerce yıldan beri tarihin süzgecinden süzülüp gelen dilimizin âhengine ve musikisine hayran kalması, Türkçeyi bilmeden melodisini tefrik etmesi manidardır.

Yedinci yüzyılda yazılı tabletler bulunsa da Türkçenin derli toplu ilk yazılı kaynakları sekizinci yüzyıla ait Orhun Âbideleridir. Bunun yanında Sümerce metinlerde tespit edilen yaklaşık 166 Türkçe eşdeğer kelimeyle dilimizin tarihini Sümerlere, M.Ö. 4000 yıllarına kadar götürmek mümkündür.

[i] Abdülhak Şinasi Hisar. Geçmiş Zaman Fıkraları, İstanbul: Varlık Yayınları, 1971, s. 263.