Abdülhak Şinasi Hisar nakleder: “Paris metrosunda Halid Ziya ve Hamdullah Suphi karşılaşır. Uzun süre birbirlerini göremeyen iki dost sohbete kendilerini kaptırır, farkına varmadan ayaküstü bir hayli konuşurlar. Sohbetleri yol boyunca da devam eder. Metrodan çıkarken bir Fransız yanlarına gelir, mazur görülmesini rica ile, kendisinin dillerin musikisiyle alâkadar olduğunu ve onlara hangi dille konuştuklarını sorar; Türkçe olduğunu öğrenince şimdiye kadar bu dili duymak fırsatını bulamadığına müteessir ve şimdi duyduğuna da pek mütehassis olduğunu söyler. ‘Eğer bu istasyonda inmeseydiniz sırf konuşmanızı dinlemek için sizi gideceğiniz son istasyona kadar takip edecektim. Çok eski bir millet olduğunuz anlaşılıyor, zira lisanınızın bu ahenkli ve musikili inceliğine ermesi için uzun zaman iktiza eder!’ der.”[1]

Fransız dil bilimcinin binlerce yıldan beri tarihin süzgecinden süzülüp gelen dilimizin âhengine ve musikisine hayran kalması, Türkçeyi bilmeden melodisini tefrik etmesi manidardır.

Yedinci yüzyılda yazılı tabletler bulunsa da Türkçenin derli toplu ilk yazılı kaynakları sekizinci yüzyıla ait Orhun Âbideleridir. Bunun yanında Sümerce metinlerde tespit edilen yaklaşık 166 Türkçe eşdeğer kelimeyle dilimizin tarihini Sümerlere, M.Ö. 4000 yıllarına kadar götürmek mümkündür.

Bugün dilimiz farklı lehçe ve şiveleri ile 12 milyon kilometre karede,[2] yaklaşık 250 milyon insanın konuştuğu, 600 bin söz varlığına sahip bir dildir.

Fransız dil bilimcinin tespiti gayet isabetlidir. Dilimizin çağlar boyunca değişime uğrayarak günümüze kadar geldiğini hissetmiştir. Orhun Âbidelerinde yer alan edgü “iyi” kelimesinin farklı çağlarda farklı ses özellikleri ile kullanımı buna örnek gösterilebilir: edgü˃ eygü˃ eyü˃ eyi˃ iyi. Ed-gü şeklinde, ek ve köküne ayırabileceğimiz kelime önce dilimizde câri olan d-y değişikliğine uğrar ve eygü olur. Daha sonra yine dilde olan bir ses hadisesi ile, –g sesinin düşmesiyle, eyü şeklini alır. Değişim devam eder, yuvarlak vokal daralır eyi olur, daha sonra da baştaki geniş e sesi, son hecedeki gibi ince dar şeklini alarak iyi olur. İyi de olur! Ses tellerini zorlamadan telaffuz edilecek kıvama gelir. Velhâsıl, bugün sık kullandığımız “iyi” kelimesinin son şeklini alması bin yıldan fazla sürmüştür. Nasıl ki her canlının teşekkülünde bir kural söz konusu ise canlı bir varlık olan dilde de tesadüf yoktur. Dildeki her hadise bir kaideye ve sürece vâbestedir. Çoğu zaman içinden çıkamadığımız yapılara “istisna” der, kurtulmaya çalışırız. Hâlbuki her istisna, fikir yürütülüp zihni aktif hâle getiren, çözüme kavuşturulması gereken müstesna bir güzelliğe sahiptir. Bugün ağızlarda hâlâ eyi şeklinin kullanılması ise ayrı bir güzeldir. Bazı dil bilimciler kelimenin Moğolcadan ed “değerli mal” ve –gü Türkçe ekiyle türetilip dilimize kazandırıldığını söyler.

Dilimiz morfolojik olarak da eklerle yeni kelime türetme yönünden zengin olması yanında cevval bir yapıya, aktif bir sisteme sahiptir. Türkçede yabancı dillerden geçen kelimelerden dahi Türkçe eklerle yeni kelimeler türetilir. “Temiz” kelimesi Arapçadır. Türkçe –la, -le ekiyle temizlemek fiilini türetmişiz ve günlük hayatta sıkça kullanırız. Birçok kelimede aynı şekilde kök yabancı, ek yerlidir: Zorlamak, tuşlamak, planlamak, kederlenmek gibi birçok kelime bu usulle türetilir ve Türkçenin rengini alır. Diğer taraftan etmek, eylemek, olmak gibi yardımcı fiiller sayesinde Türkçe kelimelerin yanında yabancı menşeli kelimelerden dahi onlarca yeni kelimeyi, tabiri caizse, kullanıma süreriz: Kontrol etmek, fark etmek, sabretmek, sefer eylemek, şehit olmak gibi.Henüz dile tam yerleşmese de “print etmek” de bu yapıda bir birleşik fiildir. Bu yönüyle dilimiz esnek ve yabancı menşeli kelimeleri dile dâhil edecek bir sisteme sahiptir.

Dil, tabiî süreçte, ihtiyaç duyduğu yabancı kelimeleri bünyesine alır, kendi boyası ve rengiyle boyadıktan sonra onları sözlüğe kabul eder, yeni üyelerine kimlik verir, böylece yabancı kelimelere millî hüviyet kazandırılır. İhtiyaca binaen, kendi kelimelerinden yeni sözcükler de türetir. Yeter ki tepeden inme usullerle, tezgâhta bir ürün üretir gibi kelime türetip insanlara ve dile baskı yapılmasın.

Engin bir hayal gücüne sahip olan insan, fikirlerinin, hislerini ve varlıkları anlatmak için kelimelere başvurur, onlardan medet umar. Kelimeler ve kavramlar anlatıma renk katar. Âşıklar, sanatçılar, şairler ve yazarlar kelimeler sayesinde içlerini döker, gönüllerindeki duygu ve düşünceye elbise giydirir, onları müşahhas hale getirir. Şimdi bu satırlarda yapıldığı gibi… Bazen hislerimizi anlatmaya, ifade etmeye kelimeler kifayetsiz kalır. Âkif’in dediği gibi, çoğu zaman ağlarız, ağlatamayız, hisseder fakat söyleyemeyiz, bundan dolayı da aciz kalır, dili yok kalbimin ondan bizarım, der işin içinden çıkarız. Bu yüzden dilde ayrıntıyı ifade edecek ne kadar kelime varsa tasvirimiz, anlatımımız o derece âsân olur. Yeter ki dilimizin engin dünyasına yelken açalım. Bu bağlamda renklerin tonlarını ifade etmede de dilimiz renkli bir anlatım gücüne sahiptir. Ana renklerin yanında, bazı kelimeler başka dillerden alınsa da ara renkleri ifade eden renk isimlerini dilimize kazandırmışız: Camgöbeği, gül kurusu, kavuniçi, vişne gibi renk isimleri yanında, Arapçadan aldığımız, “su ile ilgili, su rengi, suya benzer” anlamına gelen “mavi”nin tonlarını anlatmak için birçok kelime dilimizde müstameldir: Koyu mavi, açık mavi, lacivert, kot rengi, gece mavisi, parlement mavisi, çivit rengi, kraliyet mavisi, toz mavisi, gök mavisi, turkuaz, gri mavi, duman mavisi, karolina mavisi, pers mavisi, kobalt mavisi, hile mavisi… Dilimiz bu yönüyle sıfat, fiil, zarf, fiilimsi ve zamir çeşitliliği ve kullanımı bakımından çok zengindir. Aynı zamanda dilimizin sözvarlığı akraba, yemek, çiçek, hayvan ve bitki adları cihetiyle de güçlüdür.

Yabancı dillerden alınan kelimeler, ithal edilen, tekrar işlenmeye hazır hammadde gibidir. Dil, tam teşekküllü bir fabrika gibi yeni alınan kelimeleri bünyesine aldıktan sonra kelimeyi âdeta haddeden geçirir, adaptasyondan sonra kabul eder. İlim kelimesini Araplar, çar kelimesini Ruslar, gül kelimesini de Farslar gibi telaffuz etmeyiz. Bazen de kelime yeni ve tamamen farklı anlam kazanır, ailenin ferdi olur. Serbest Farsçadan aldığımız bir kelimedir. Farsçada başı bağlı demektir, fakat dilimizde bu sözcüğe tamamen farklı bir anlam vermişiz.

Başka dillere geçen kelimeler, sıladaki dostlara benzer. Bahsedilen kelimeleri bazen yeni dil ailesindeki ses yapısına uymasından dolayı tanımada zorluk çeksek de biraz dikkat edince, sanki yıllardır görüşmediğimiz bir arkadaşımızı ya da tanıdığımızı kısa bir mülakiden sonra hatırlamamız gibi, o kelimeleri hemen fark ederiz. Dünyanın birçok dilinde, her ne kadar kendisini biz bulsak da herkesin kaymağını yediği yoğurda rastlarız, Rusçada üzüm kelimesi karşımıza âdeta başka elbise giymiş şekilde, farklı telaffuzu ile çıkar. Yunancada araba kelimesi bizi karşılar.

Yabancı dillerden kelime almak ve kullanmak dilin zayıf olduğunu göstermez. Arapçadan alıp dilimizde kullandığımız insan, “ünsiyet, alışmak” kökünden gelir. İnsanın bu vasfına muttali olan Nihad Sâmi Banarlı, bir arada bulunan, ünsiyet vasfına hâiz olan insanların sürekli kültürel alışveriş içerisinde olmasına dikkat çeker. Osmanlı’nın, çatısı altında onlarca milleti barındıran bir devlet olduğunu söyler. Bundan dolayı farklı milletlerin dillerinden kelime alınmasını tabiî bir durum olarak addeder.[3] Yabancı dillerden alınan kelimelerle övünür. Bugün misallerimizi vermek için kullandığımız “örnek” kelimesini, yüz yıllardır beraber yaşadığımız Ermenilerden, kapımızı açtığımız anahtarı ve dilimizde çelebi bir hüviyet kazandırdığımız efendi kelimesini de Rumlardan almışız.

Dilimiz aracılığıyla dünya dillerine 38.000 kelime geçmiştir. Farklı dillerden 14.000 kelimeyi de dilimize kabul etmişiz. Bahsedilen süreçte en çok kelimeyi (9000 civarında) Sırpçaya vermişiz. En çok kelimeyi de Arapçadan almışız. Arapçadan dilimize, yaklaşık 6000 kelime geçmiştir.[4]

Yeni kelimeler dilimize güç katmıştır. “Sevgi” demişiz, kâni olmamışız, Arapçadan aldığımız muhabbetle sevgimizi ziyadeleştirmişiz, o da muhabbetimizin şiddetini ifadede âciz kalınca bu defa aşktan medet ummuşuz.

Dilimizin anlatım gücünü, eş anlamlı ya da yakın anlamlı kelimelerin mukteza-yı hâle göre kullanılması da gösterir. “Ölüm” kelimesi de bunlardan birisidir. İki heceden oluşur fakat insan gönlünde bıraktığı tesir pek ağırdır. Bundan olsa gerek, ölümün acısını hafifletmek, ölümü yumuşatmak maksadıyla, anlamına daha az âşina olduğumuz, başka dillerden aldığımız kelimelere sığınırız. Vefat etti deriz. Dar-ı bekaya irtihal ettidiyerek misafir olduğu yerden asıl yurda yapılan göçe vurgu yapmak suretiyle teselli oluruz. Ruhunun ufkuna yürüdü dediğimizde, yürümek ve ufuk kelimeleri ile ulvî bir anlam yükleriz zahirde ölmek olan eyleme. Ruhunu Rahman’a teslim etmede ise emanetin aslına ircası sezilir, acılı yüreklere teselli verme vardır ifadenin maverasında. Âhirete intikal etmek, ömür defterini kapatmak, Hakk’a yürümek, dünyaya veda etmek, ebediyete göçmek, ecel şerbeti içmek, emaneti teslim etmek, rahmet-i Rahman’a yürümek gibi daha birçok ifadeyle ölümün zahiren soğuk yüzünü yumuşatmak, muvakkat ayrılık acısını hafifletmek ve kaçınılmaz son olduğunu vurgulamak maksadıyla farklı ifadelere sığınırız. Ölmek kelimesi Eski Türkçede daha çok birileri tarafından öldürülmek mânâsında kullanılır, zamanla bugünkü anlamını alır. Eskiden atalarımız uçmağa varmak (cennete gitmek) ifadesiyle yakınlarının yok olmadığını, aslında cennete göçtüğünü ifade ederler. Orhun Âbidelerinde ölmek yerine kergek bolmak (gerekli olmak, vacip olmak) anlamına gelen ibare kullanılır. Kelimenin anlamından dünyanın misafirhane addedildiği, asıl vatan olan âhirete gitmenin gereğine vurgu yapılır. İfadenin günümüzden 1400 yıl önce atalarımız tarafından kaçınılmaz sonun; vacip, olması gereken bir olgu olarak algılanması ne hoş bir yaklaşımdır.

Diğer taraftan örtmece dediğimiz, dilimizde söylenmesi ayıp olan sözcüklerin yerine yabancı dillerden aldığımız kelimelerden istifade ederiz. Bu da dilimizin inceliğini ve nezaketini gösterir.

Netice

Şairler, yazarlar, akademisyenler, sanatçılar, öğretmenler, öğrenciler ve hayatın içinde olan, bulundukları coğrafyanın hayat şartlarına göre dile kelime kazandıran halkımız, dilimizin gönüllü işçileridir. Yüzyıllardır ortaya konulan eserler, Türkçenin anlatım gücünün, esnek ve cevval yapısının şahitleridir. Kültürümüzün taşıyıcısı dilimiz, söz varlığı ve ortaya konan eserleri ile binlerce yıldır işlenerek güçlü bir anlatım gücüne ulaşmıştır.

Dilimize kendi tabiî sürecinde kelime kazandırmalıyız. Dile tepeden inme metotlarla müdahale etmek lisanın fıtratına aykırıdır. Vücuda lüzumsuz yere yabancı bir madde zerk etmek gibidir. Diğer taraftan milletlerin ekonomik, kültürel veya siyasî sebeplerle etkileşime geçip kelime alıp vermesi de tabiî bir durumdur. Yabancı dillerin tesirinden kurtulmak, yeni kelime almak istemiyorsak sınırlarımızı kapatıp dünyadan tecrit olmamız gerekir. Bu durum, kitle iletişim araçlarının bugünkü kadar güçlü olmadığı dönemlerde dahi mümkün olmamıştır. Bize düşen, başka dillere gereksiz özentiden uzak durup özelikle de dilin temeline yönelik olan yabancı sentaks unsurlarından dilimizi muhafaza etmektir. Sarraf hassasiyeti ile dünya çapında edebî eserler vücuda getirmeliyiz.

Velhâsıl, atalarımızdan miras aldığımız, Yahya Kemal’in ifadesiyle, “ağzımızdaki annemizin ak sütü” kadar kıymete hâiz olan kültürümüzün taşıyıcısı dilimizi, gelecek nesillere işlenmiş ve korunmuş olarak ulaştırmamız millî vazifemizdir.

Dipnotlar

[1] Abdülhak Şinasi Hisar. Geçmiş Zaman Fıkraları, İstanbul: Varlık Yayınları, 1971, s. 263.

[2] Şükrü Haluk Akalın. “Türk Dili: Dünya Dili”, Türk Dili-Dil ve Edebiyat Dergisi, 2009, sayı: 687, s. 195–204.

[3] Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları, İstanbul: Kubbealtı Neşriyat, 1996, s. 18.

[4] Günay Karaağaç. Türkçe Verintiler Sözlüğü, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2008.