Yıllar evvel Hocaefendi’nin yanından izin alıp ayrılırken bana fısıldadığı cümle hâlâ kulağımda çınlıyor: “Doktor Bey, her gittiğiniz yere bir kâse ümit götürün.”

Ben de ziyarete gittiğim arkadaşlarıma bir kâse götürüyor ve latife ile siz içi boş zannediyorsunuz ama sizlere bir kâse ümit getirdim diyordum. Hakikaten de sohbetlerimiz hep ümit kaynaklı oluyordu. İnsanın her an ümitli olması kolay değildir, yaşanan hadiseler insanı ümitsizliğe sevk edebilir. Bu durumda olması gereken, insanın çevresinde ümit vaat eden dostlarının bulunmasıdır.

Ümit, hadiselerle ilgili olumlu netice çıkabileceğine inancın tam olmasıdır. Ümidin zıt anlamlısı yeis, yani karamsarlık, umutsuzluk ve şiddetli üzüntüdür. Yeisin bir diğer anlamı da vazgeçme demektir. Ümidin Arapçadaki karşılığı “recâ” kelimesi olup tasavvufta “kulun ilâhî rahmetin genişliğine bakması, Rabbinin lütfunu kendine yakın hissetmesi, neticenin iyi olacağını düşünüp sevinmesi, celâli cemal gözüyle görmesi” şeklinde tanımlanmıştır.[1]

Ümit Hazreti Âdem (aleyhisselâm), yeis ise şeytan ile bütünleşen bir kavramdır. Hazreti Âdem ümidine sarılmış ve kazanmış, şeytan ise benliğine yenilmiş; insanları yoldan çıkarmak için yeisi bir silah olarak kullanmıştır. Ümit ve yeis, iman ve şirk gibi ademoğlunun tarih boyunca temel ikilemlerinden biri olmuştur.

Bir mümin her zaman ümit ile şahlanmalı, yakın çevresinden başlayarak etki alanına giren herkese ümit kaynağı olmalıdır. Mevcut iç karartıcı durumlara bakarak karar vermek ümitsizliğin en önemli sebeplerinden biridir. Hadiselere sadece sebep sonuç ilişkisi ile değil aynı zamanda hikmet perdesini aralamaya çalışarak bakmak gerekir. Hadiseleri her yönüyle okumaya, yani bütüncül görmeye çalışmak da ümidin en önemli saiklerindendir. Nice ümitsiz görünen hadiseler vardır ki ardından ümit dolu koridorlar açılmıştır. Allah (celle celâluhu) davasına yardım edenleri yolda bırakmaz. İlahî beyanda bizlere anlatılan da budur. Şayet Allah’ın davasına yardım ediyorsanız eninde sonunda sabitkadem olacaksınız, hiç mi hiç ümitsizliğe düşmeye gerek yoktur.

Ey iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine destek olursanız, O da size yardım eder ve ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 47/7).

Allah’ın davasına yardım etme, ümidi kamçılayan en önemli amil olduğu gibi, sabitkadem olmanın da değişmez bir gereğidir. Bugün gadre uğramış kitleler olabilir, ama o kitleler müsamahakâr Müslümanlığı tanıtma adına Allah’ın dinine yardım ederlerse Allah da onları bulundukları yerde sabitkadem kılar.

Kur’ân’da ümit sağlam imanla, ümitsizlik ise küfür ile eş değerlendirilir. İlahî beyan, Yusuf sûresinde ümit kahramanı olarak Hazreti Yakup’u (aleyhisselâm) konuşturur. Bu ifadelerin satır aralarında, yıllar geçmesine rağmen o büyük Peygamber’in ümidini hiç kaybetmediği görülür. Nasıl kaybetsin ki vahy ile teyit edilen o büyük Peygamber ümitle her zaman şahlanmış ve çevresine de hep ümit dağıtmıştır.

“… Ey oğullarım, gidin, Yusuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; zira kâfir kavimden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yusuf, 12/87).

Kâmil iman ümidi gerektirir. Mülk Allah’ındır. O mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Zahiren olması imkânsız hadiseler bile O isterse bir anda oluverir. Müşriklerin ilk yaptığı şey ümidi kırmaktır; ümidi kırarsa imanı da zedeleyeceğini bilir, bu yüzden sıkıntılar zamanında Allah’ın insana verdiği sabrı geçmişe ve geleceğe harcamadan o anda kullanıp sabırla ümidi beslemek önemli bir haslettir.

Âkif’in hadiselerin tsunami gibi geldiği bir dönemde söyledikleri manidardır:

Ye’s öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun.

Ümmîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!”[2]

Şayet inananlar Allah’ın yolunda sebat ediyorlar, buna rağmen hadiseler giderek kararıyorsa, bu hâl ufkun aniden açılacağına bir işarettir. Zira zifirî karanlıkların sonu her zaman aydınlıktır. Hazreti Yakup da Yusuf’unu kaybettikten sonra göz nuru Bünyamin’i de kaybetmişti. Hadiseler daha da karanlığa gidiyordu. O karanlıklar içinde aydınlığa ulaşacağı ümidi hep içinde vardı. Dertli idi, ama ümidini hiç kaybetmemişti.

Bediüzzaman Hazretleri de “Ye’s, mâni-i herkemâldir.”[3] der, yani ümitsiz olma mükemmellik sürecinin önüne çekilmiş bir settir. Şayet hedeflerimiz kemale ulaşmak ise yapılması gereken yeisin izalesidir, çünkü yeis ve ümit zıt kutuplardır. Yeisten ne kadar uzak kalınırsa ümide o kadar yaklaşılmış demektir.

Allah’a imanımız ve itimadımız tam mı, her zaman kontrol etmeli, iman ettiğimiz Rabbe tam manasıyla itimat ediyor muyuz, bir daha şuuraltımızı gözden geçirmeli, şayet kırıntı şeklinde bile olsa hatalı fikirler varsa onlardan zihinlerimizi temizlemeli, Kur’ân’ın ifadesi ile tekrar iman etmeliyiz:

Ey iman edenler! Allah’a, Resûlüne, Resûlü’ne indirmekte olduğu Kitab’a ve daha önce indirmiş bulunduğu kitaplara iman edin.”[4]

Her insanın ümidi, inancı nispetindedir. İman ve ümit birbirinin tamamlayıcısıdır. Her iki kavramın temadisi, hiçbir boşluğa meydan vermeden, azimle hak bilinen yolda sebatı gerektirir. İmanın tam oturduğu bir kalbde ümitsizliğe yer yoktur. Bazen ümitsizliğin siyah bulutları etrafı kaplıyor ve hakikati göremiyorsak imanı tazelemenin zamanı gelmiş demektir. İnanılması gerekenlere tam iman, ihsan şuuru ile inanma ve ibadet etme, ümidi şahlandıran en önemli amildir.

Müşriklerin sesinin duyulduğu o nurlu mekânda, Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) sıddık arkadaşına (radıyallâhu anh), “Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe, 19/40) diyordu. Sebepler sukût etmişti, ama sebepleri de yaratan vardı. Allah’a güven, Efendimizin en önemli ümit sebebiydi.

Ümitle coşan Peygamber ümmetleri, her şeyin bittiği zannedildiği zamanlarda tekrar ayağa kalkmış ve şahlanmışlardır. Esas olan inancın sağlam olması ve Allah’a olan itimattır. Allah’a itimat ve tevekkül iki cihan saadetinin en önemli şartıdır ki Bediüzzaman Hazretleri:

“Tevhid teslimi, teslim tevekkülü tevekkül de saadet-i dareyni iktiza eder.”[5] buyurur.

Bazen bir kâse, bir okyanusa yetebilir. Necip Fazıl, hakiki mümin için, “Mümin sıkıştırılmış şeker gibidir, deryayı tatlandıracak güce sahiptir.” der.[6] İnançla gerilmiş bir müminin çevresine vereceği ümit, ummanları harekete geçirebilir. Bir çay kaşığı maya, bir süt teknesini mayalayabilir.

Badirelerin üst üste geldiği bu ifritten dönemde, Allah’a dayanıp sa’ye sarılma, hikmete râm olma en önemli gerekliliklerdir. Şartların gerektirdiklerine zaman ve mekânı da değerlendirerek dikkat etmek, reeli bırakmadan ideali hedefleme ve hikmete boyun eğme, işte takip edilmesi gereken yol…

Hocaefendi Niçin “Bir Kâse Ümit Götürün” Demişti?

Yusuf sûresinde anlatıldığı üzere, Hazreti Yusuf (aleyhisselâm) yanına gelen kardeşi Bünyamin’in kalmasını arzu eder. Bunun için Allah’ın vahyi ile kralın kâsesini onun bineğine saklatır. Binekler aranır ve kâse Bünyamin’in bineğinden çıkar. O zamanki kurallara göre, kim hırsızlık yaptı ise o malın sahibine hizmet etmesi gerekmektedir ve Bünyamin de bu şekilde Mısır’da kalır.

“… Öz kardeşinin yükünden önce diğer kardeşlerinin yüklerini aratmaya başladı. Su kâsesi, kardeşinin yükünde çıktı. İşte Biz, Yusuf için böyle bir ‘plan’ kurduk. Yoksa, hükümdarın kanunlarına göre kardeşini alıkoyamazdı; fakat Allah ne dilerse o olur. Biz, kimi dilersek onu böyle mertebe mertebe yükseltiriz. Ve her bir bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” (Yusuf, 12/76).

Allah (celle celâluhu), Hazreti Yusuf’a (aleyhisselâm) ailesi ile buluşacağı bir plan vahyetmişti. Maksadı önce kardeşi Bünyamin’i Mısır’da bıraktırmak, sonra da babasının gelmesine vesile olmaktı. Kâsenin yükün içine konulması, Allah tarafından Hazreti Yusuf’a bildirilmiş, neticesi itibariyle büyük hayırlara vesile olacak bu kâse, aslında Hazreti Yusuf’un kardeşinin de bulunmasına vesile olmuş, ama kısa bir süre de olsa bundan dolayı Hazreti Yusuf’un kardeşi Bünyamin hırsızlık ithamına mârûz kalmıştır.

Allah’ın muradı, iki kardeşin beraber kalıp babalarının onların yanına gelmesiydi. Bu murat için de ümit dolu bir kâseyi Allah vesile kıldı. Hadisenin kodları, zahirde bir kâseye bağlanmıştı, ama kökü gayb âlemlerinde olan hikmet penceresinde ise aileyi birbirine bağlayacak ümit dolu bir kâse idi. Zahirde iftira gibi görünen bu durum, ümit kapılarını açan bir anahtar olmuştu.

Ümit kesici ifadelerde bulunmak, şeytanın fısıltılarından ibarettir. Ümidi besleyen aktif sabra dayanıp her yer ve zeminde yapılması gerekenleri yapmak hakiki müminin vasfıdır.

Hocaefendi’nin bugünlerde serlevha yapmamız gereken bir vecizesiyle bitirelim:

Ümitlerin darbelendiği bir dönemde en önemli babayiğitlik, başkalarına ümit kaynağı olup solmuş iradelere fer verebilmektir.”[7]

Dipnotlar

[1] Kuşeyrî, Er-Risâle, Kahire, 1966, s. 317–319.

[2] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, İstanbul: Sütun Yayınları, 2007, s. 186.

[3] Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 54.

[4] Bkz. Nisâ, 4/136.

[5] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul: Şahdamar Yayınları, 2010, s. 335.

[6] M. Fethullah Gülen, “Bayram Sohbeti”, www.herkul.org/kirik-testi/bayram-sohbeti/

[7] Abdullah Aymaz, “Çağın En Mağdur ve Mazlumundan”, www.samanyoluhaber.com/yazar/safvet-senih/cagin-en-magdur-ve-mazlumundan/1287008/