Öfkem kalemimden tuttu bugün. Her ne kadar dünyadaki zalimliğe şahit olmaya mecalim kalmasa da kalan gençlik enerjimi yazarak harcıyorum. Çünkü beceremesem, onlar gibi olamasam da kendime söz verdim; kalemini kullanma hürriyetine sahip olmayanların kalemlerinin tozu olacağıma…

Pek kendimde değilim. Bu sabah bir işkence haberi okudum. Etkisinden bir iki gün çıkamam. Eskiden olsa düşünemezdim, hayal bile edemezdim bir insanın (!) böylesine canileşebileceğini. Biraz kendime de kızıyorum. Dün dişçide yirmilik dişlerimi aldırdım. Biraz şiş, biraz ağrısı da var hâliyle. Çiğneyemiyorum ve sıvı şeylerle besleniyorum. Üç gündür mızmızlanıp duruyorum. Operasyon lokal anesteziyle yapılmıştı, ama doktorun dişlerimi alırken yaptığı baskı beni çok rahatsız etmişti. Sırf bu yüzden, ondan birkaç iğne daha vurmasını istemiştim. Duyduğum sesler beni ürkütmeye yetiyordu. Doktor dişlerimle uğraşırken aklıma gelmişti sabah okuduğum haber… O gizli odalarda işkence görenler… A. Ö. adlı bir kadın, altı ay boyunca mârûz kaldığı işkenceleri anlatıyordu: “Gözlerimi açtım. Başımda kaç gündür bir bez torba vardı. Yan odalardan çığlıklar yükseliyordu. Neredeyse her sabah, benimle konuşmak için bir polis geliyordu. Kafamdan torba çıkmadığı için yüzünü tanımıyordum. Bana ağız dolusu ettiği küfürlerin yanında bir de şunları söylüyordu: ‘Bana seninle ilgili sınırsız yetki verildi. Burası başka yere benzemez. Konuşmazsan buradan çıkamazsın. Seni aylarca, yıllarca yaşatırız. Vücut bütünlüğüne bir zarar vermeyiz. Bizi devlet yetiştirdi. Burada her tür donanıma sahibiz. Kırık olsa alçıya alırız. Organ yetmezliği olsa organ nakli yaparız. Tedavi eder, ayağa kaldırır, sonra seanslar hâlinde işkence ederiz. Bu böyle sürer gider. Gel uyumlu ol, itiraf et. Buradan elin kolun sağlam çıksan bile aklın yerinde çıkmazsın. Burası Cehennemin dibi.’ Gözlerim bağlı hâlde beni sorgu odasına götürdüler. Kollarımı açıp bileklerimden duvardaki halkalara kelepçelendim. Biri elektroşok cihazıyla ellerime ve vücudumun çeşitli yerlerine elektrik verirken öteki ağzıma sert bir plastik sokup bana sıvı gıda vermeye çalıştı. Ağzımda yaralar oluştu. Sonra hortumu çıkartıp saçlarımı arkadan çekerek başım arkaya yatık hâlde bu sıvı gıdayı verdiler.”

Yine temelsiz suçlamalara mârûz kalan, bir erkek yurdunda görev yapan A. A., 2016 yılında kendisine yapılan işkenceleri şöyle kaleme almış:

“Beni karanlık bir odaya götürdüler. Başıma bir çuval geçirip yarım saat kadar burada beklettiler. Daha sonra koridora alıp 15 dakika kadar çömelterek beklettiler. Bir memur gelerek işlemlerimin bittiğini söyledi ve kapalı spor salonuna götürmek üzere beni bir araca bindirdi. Araçta baş komiser ile beni evden alan iki kişi vardı. Yolda baş komiser ile aracın önünde, sağ tarafta oturan beyaz saçlı ve top sakallı olan bir kişi, ‘40 gündür sizin yüzünüzden eve gidemiyoruz.’ diyerek bana küfürler etti. Binaya ulaştık. Koridorda yürürken beni ittiler. Baş komiser çelme takıp beni yere düşürdü, sırt üstü yatırdı ve karnımın üzerine oturdu. ‘Senin hangi kulağın ağrıyor?’ diyerek yüzümün iki tarafına 50–60 kez tokat attı. Ayrıca küfretmeye devam etti. Son olarak yüzük bulunan sağ eli ile bir kez alnıma, bir kez de dişlerime vurdu. Dudaklarım patladı, yüzümde darp izleri meydana geldi. Daha sonra oradaki görevlilere, ‘Bunu kapıya yakın oturtun. Biz her gün gelip bunu döveceğiz.’ dedi. İki üç gün burada kaldım; gelen giden olmadı.”

Bu haberleri okurken yüreğim yandı, devam edemedim. Bu ağır zulümleri yaşayanlar hayatlarına nasıl devam etti? Kim bilir kaç insan bu tür işkencelere mârûz kaldı…

Bazen de aklım almıyor. Dayanma güçlerine hayret ediyorum, ama daha çok ağlıyorum. Ben kurtuldum, canım bu kadar yanmadı, ama onlar geride kaldı.

“Barbarlık ne arar 21. yüzyılda?” diyerek kaç kere yumruklarımı hiddetle sıkıp tartışmıştım kendimle, ama görüyorum ki tarih her asırda kılık değiştirerek tekerrür ediyor. Mesela Nazi katliamlarının artık dayanılmaz bir hâl aldığı yıllarda, bir satranç ustasının gördüğü işkenceleri okumuştum. Şunları anlatıyordu: “Bir otelde özel bir oda, alabildiğine insancıl geliyor kulağa, değil mi? Ama biz ‘önemli kişiler’i yirmişer yirmişer buz gibi bir barakaya tıkmayıp da oldukça iyi ısıtılmış, ayrı bir otel odasında barındırmaktaki amaçları, kesinlikle insancıl değil, tersine kurnaz bir yöntem uygulamaktı, bana inanabilirsiniz. Çünkü ağzımızdan gerekli ‘delil’i almalarını sağlayacak baskı, kaba dayaktan ya da bedensel işkenceden daha incelikle uygulanmalıydı: Akla gelebilecek en zekice soyutlama yoluyla. Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz. Her birimizi tam bir boşluğa, dış dünyaya sıkı sıkıya kapalı bir odaya hapsetmekle, eninde sonunda dilimizi çözecek olan baskı, dayak ve soğuk yoluyla dışarıdan değil içeriden gelecekti.”

Kaldığı odayı ise şöyle tasvir ediyordu: “Bir kapı, bir yatak, bir koltuk, bir leğen, bir parmaklıklı pencere vardı odada. Ama kapı gece gündüz kilitliydi, masada hiçbir kitap, gazete, kâğıt, kalem durmasına izin yoktu, pencere bir yangın duvarına bakıyordu; bütün çevreme ve hatta kendi bedenime bile tümüyle hiçlik egemendi. Elimden her nesneyi almışlardı, zamanı bilmeyeyim diye saati, yazı yazamayayım diye kalemi, bileklerimi kesemeyeyim diye bıçağı… Tek bir söz söylemesine izin verilmeyen gardiyandan başka bir insan yüzü görmedim, bir insan sesi duymadım; göz, kulak, bütün duyular sabahtan geceye, geceden sabaha kadar en ufak bir besin almıyordu, insan kendi kendisiyle, kendi bedeniyle ve masa, yatak, pencere, leğen gibi dört beş dilsiz nesneyle çaresizlik içinde tek başına kalıyordu… Bir gün uyandığımda revirdeydim. Kaçak yolla bir askerin paltosundan aldığım satranç kitabındaki satırları tekrar ediyormuşum bağıra bağıra. Aylar sonra gördüğüm ilk insandı revirdeki doktor. Bana sinir krizi geçirdiğimi söylemişti.”[1]

Dün Naziler vardı, bugünse yeni zalimler…

İnsanlığın savaşlardan, katliamlardan ve soykırımlardan ders aldığı görülse de maalesef bu derslerin tesiri pek uzun süreli olmuyor. Nazi kamplarının yerlerini gizli işkence merkezleri almış. Eskiden dört duvar arasında, mutlak bir tecrit sebebiyle sinir krizi geçiren insanlar vardı, şimdiyse dört duvar arasında, sandalyede can veren Mustafa Kabakçı gibi masumlar…

Ben hâlâ bir insanın canını kasten yakabilen varlıklara şaşıyorum. Acı çeken bir insana niçin acımıyorlar? Akılları yerinde değil mi? Nasıl rahat uyuyorlar? Nedir bu insanları bu kadar canavarlaştıran şey?

Dışarı ses sızdırmasın diye sanki kalın bir fanusun içinde yapılan bu soykırımdan yükselen ahlar, o fanusu çatlatmaya başladı bile… Zaman, zalimlerin boynunda gittikçe daralan bir halka… Yaptıkları zulümlerin hesabını hem dünyada hem de âhirette verecekler ve hak ettikleri cezaları görecekler.

İnsanlığın ve vicdanların kapana kısıldığı bir dünyada adaletin yeniden hâkim olacağına inanıyorum.

Ölmüş vicdanların ve hukukun dirilmesi dileğiyle…

Dipnot

[1] Stefan Zweig, Satranç, ter. Ayça Sabuncuoğlu, İstanbul: Can Yayınları, 1997.