Büyük bir metropolde yaşıyordu. Arada bir görüşüyorduk. Birlikte geçirdiğimiz zaman dilimleri berekete vesile oluyordu. Hayatın çemberinden geçmiş, ticaretin zirvelerinde dolaşan, felsefeyi seven, hikmetli sözlerden etkilenen biriydi. Aynı zamanda çok dertliydi. Gençliğin uçuruma doğru sürüklenişi karşısında bazı duyarsız tavırlar onu rahatsız ediyordu. Çözüm arıyordu esasında. Arayınca da bulmuştu: Fertleri tek tek ele almadan, kalblere, ruhlara ve akıllara tesir etmeden, “Kimsin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” gibi soruları cevaplamadan, kendisinin ve evrenin sırlarını keşfetmeden, üç düşmanı (cehalet, fakirlik ve ihtilaf) yenmeden bir çözümün mümkün olmadığını biliyordu. Hayatı çok hareketliydi. Farklı kesimlerden dostları vardı.

Bir gün yine beni davet etmiş, ben de ziyaretine gitmiştim. Derin konulardan sohbet açılmıştı. Söz sözü açıyor, muhabbet koyulaşıyordu. Bir anda gözler kapıya çevrildi. İçeriye genç bir akrabası girdi. Üniversiteyi yeni bitirmiş, yiğit bir delikanlıya benziyordu. Ümit bahşeden bir siması vardı. “Tanıştırayım hocam.” dedi, ama delikanlı hemen söze başladı: “Benim adım Şakir.” “Çok güzel bir isminiz varmış, sonunda “t”si de var mı?” dedim. “Olacak inşallah.” diye cevap verdi.