Tevâzu; yüzü yerde olma ve alçakgönüllülük mânâlarına gelir ki, tekebbürün zıddıdır. Onu; insanın Hak karşısında gerçek yerinin şuurunda olup, ona göre davranması ve halk arasındaki durumunu da bu anlayış zâviyesinden değerlendirip, kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul etmesi şeklinde de yorumlayabiliriz. İster öyle ister böyle, insan tevâzu ruh ve düşüncesiyle kendini, kapının alt eşiği, meskenin sergisi, yolların kaldırım taşı, ırmakların çakılı, başakların samanı kabul etmiş ve Alvar İmamı edasıyla:

“Herkes yahşi men yaman,

Herkes buğday men saman.”

diyebilmişse, o kimse, başı göklerde en yüce kametlerin dahi bûsegâhı hâline gelmiş demektir. Zaten, Hz. Sâdık u Masduk’a isnad edilen bir hoş sözde de:

مَنْ تَوَاضَعَ ِللهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ “Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.”[1] denmiyor mu? Demek ki, büyük görünmekle büyük olma ve küçük görünmekle küçük olma ma’kûsen mütenâsip şeyler…

Bazıları tevâzuu, kendinde zâtî hiçbir kıymet görmeme.. bazıları, insanları, insana yakışır saygıyla karşılayıp onlarla muamelesinde mahviyet içinde bulunma.. bazıları ilâhî inayetle fevkalâde bir muameleye tâbi tutulmazsa, kendini halkın en şerlisi görme; bazıları da benlik hesabına içinde beliren büyük-küçük her çeşit dahilî kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma cehdi ve gayreti şeklinde tarif etmişlerdir ki, her birinin kendine göre hem bir mahmili, hem de tarz-ı telâkkisi vardır. Ancak, bunlardan sonuncusu daha çok mukarrabîn ve muhlasîni alâkadar etmektedir.

Halifeler halifesi Hz. Ömer’i (r.a.) omuzunda kırba, su taşırken gören biri sorar: “Bu ne hâl ey Allah Rasûlü’nün halifesi!” Mukarrebliğin mukimi Ömer: “Dış ülkelerden bir kısım elçiler gelmişti, içimde şöyle böyle bir şeyler hissettim; -hâşâ ki o, bizim anladığımız mânâda bir bulanıklık olsun- o hissi kırmak istedim.” der.[2] Onun sırtında un, taşıması minberde kendini levmetmesi,[3] levmedenlere ses çıkarmaması[4] hep bu kabil hazm-ı nefisle alâkalı hususlardan olduğu gibi.. valiliği döneminde Ebû Hureyre’nin, şuna-buna sırtında odun taşıması;[5] Zeyd b. Sâbit’in kadı olduğu bir dönemde İbn Abbas’ın elini öpmesi; buna mukabil Tercümânü’l-Kur’ân’ın da onun atının üzengisini tutması;[6] Hz. Hasan’ın, ekmek kırıklarıyla oynayan çocuklarla oturup, onların yediğinden yemesi[7] ve Hz. Ebû Zerr’in başını Bilâl-i Habeşî’nin ayağının altına koyması[8].. gibi hadiseler hep birer mahviyet ve tevâzu örneğidirler.

Allah (c.c.), Kelâm-ı Kadîm’inde, Rasûlullah da sünnet-i mutahharasında, tevâzu etrafında o kadar tahşidat yaparlar ki, onları duyup-işitenin, gerçek kulluğun tevâzu ve mahviyet olduğunda şüphesi kalmaz. Kur’ân’ın: وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِيـنَ يَمْشُونَ عَلَى اْلأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلاَمًا “Rahmân’ın has kulları, yeryüzünde alçakgönüllü olmanın örneğidirler ve ağırbaşlı, yüzleri yerde hareket ederler. Cahiller kendilerine sataşınca da ‘selâm’ der geçerler.”[9] beyânı onlardan sımsıcak bir ses; أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ “Onlar mü’minlere karşı şefkatli ve mahviyet içindedirler.”[10] beyânı da onların gönüllerinden kopup gelen ve davranışlarına akseden yumuşak bir nefestir. Hele: رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا “Onlar, birbirlerine karşı şefkat ve merhamet timsâlidirler; her zaman onları rükûda iki büklüm ve secdede kıvrım kıvrım bulursun!”[11] fermanı ise onlara tasavvurları aşan bir iltifatın unvanı gibidir.