“İlim sahibi, cesurca inandıklarını ifade etmekten çekinmiyorsa, işte o gerçek entelektüeldir”[1] (M. Fethullah Gülen). Tarih boyunca birçok ilim insanı hakikati dile getirme cesaretleri nedeniyle çeşitli baskı ve yaptırımlara maruz kalmıştır. Antik Yunan’dan Rönesans Avrupa’sına ve İslam dünyasına kadar farklı coğrafyalarda benzer örneklere rastlanmaktadır. Bu süreçte bazı düşünürler idam edilmiş, bazıları uzun süre hapis veya sürgün hayatı yaşamıştır. Bu durum, hakikati savunmanın çoğu zaman büyük bedeller gerektirdiğini göstermektedir.
Cesaret, birçok antik etikçi tarafından kabul edilen dört temel erdemden biridir ve korkuyu kontrol etmeyi, tehlikeyle başa çıkmayı amaçlayan bir fazilettir.[2] Bu çerçevede kendi döneminde hayatını gençlerin ahlaklı yetişmesine adamış olan Sokrates, ısrarla insanın öncelikle kendini tanıması, iç âleminde derinleşmesi, Yaratıcı’ya ve ruhun ölümsüzlüğüne inanç gibi hakikatler üzerinde durmuştur. İlme aşık insanların çoğunun görgülü ve cesur olduğunu[3] söyleyen filozof, ilmi düşüncelerini açık ve eleştirel biçimde dile getirmiş ve idama mahkûm edilirken dahi fikirlerinden taviz vermemiştir.
Modern bilimin babası olarak anılan İtalyan astronom, fizikçi ve mühendis Galileo, cesaretin korku ile korkusuzluk arasında dengelenmiş bir erdem olduğunu gösteren bir diğer örnektir. Siyasi baskılara ve dönemin Kilise baskılarına rağmen bilimsel görüşünü savunmuştur. Güneş merkezli evren görüşünü dile getirdiği için Engizisyon tarafından yargılanmış, eserleri sansürlenmiş ve hapse mahkûm edilmiştir. Papa ve Katolik Kilisesi ile çatışma yaşamıştı; zira resmî doktrin, Dünya’nın kâinatın merkezinde olduğu ve hareket edemeyeceği yönündeydi.[4]
İngiliz yazar Matt Clayton, Giordano Bruno’nun soruşturması ve infazına katılan tüm Engizisyon üyelerinin aynı zamanda Galileo aleyhindeki dava üzerinde de çalıştığını belirtir. Bu tespit, o dönemin bilim karşıtı ve hür düşünceye kapalı zihniyetinin bu konuda nasıl sistemli şekilde hareket ettiğini göstermesi bakımından manidardır. Clayton ayrıca Engizisyon üyelerinin bilim insanlarını sistemli biçimde şeytanlaştırdığına da dikkat çeker.[5] Bilindiği üzere İtalyan bilim adamı Bruno, Engizisyon mahkemesinde yargılanıp Roma’da diri diri yakılmıştır.
İslam dünyasında da tarih boyunca birçok âlim, ilmî görüşlerini cesurca dile getirdikleri için baskı ve zulümlere maruz kalmıştır. Abbâsî Halifesi Me’mûn, “Kur’ân mahlûktur.” görüşünü kabul etmediği için Ahmed b. Hanbel’i siyasi ve itikadi dayatma olarak adlandırılan mihne sürecinde kırbaçlatmıştır. Abbâsîler döneminde siyasi otoriteye muhalif görülen İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe baskıya uğramış, hapsedilmiş ve nihayet bu despot rejime boyun eğmemenin bedelini canıyla ödemiştir. İmam Mâlik de Medine’de yaşanan siyasi gerilimler sırasında kırbaçlanmış ve omzundan sakatlanmıştır.
Kalbî Bir Güç: Cesaret
Yakın döneme gelindiğinde de benzer hadiselerin tekrarlandığı görülmektedir. İskilipli Atıf Hoca, dönemin siyasi atmosferinde yazdığı eserler sebebiyle idam edilmiştir. Mısırlı düşünür Seyyid Kutub, siyasi otoriteye muhalefeti nedeniyle yaklaşık on yıl hapis yatmış ve sonrasında idama mahkûm edilmiştir. Bediüzzaman Said Nursî ise ilmî görüşlerini açıkça dile getirdiği için çeşitli dönemlerde hapis, sürgün ve sosyal tecritlere maruz kalmış, defalarca zehirlenmiştir.
İngiliz yazar Robert Burton, bir şeyi bilip de onu dile getirmemenin, o şeyi bilmemekle aynı şey olduğunu söyler.[6]Makamını ve itibarını kaybetme korkusuyla bildiklerini dile getiremeyen bir entelektüelin ilmî yetkinliği tartışmalıdır. Burton’un bu anlamlı tespitini İslam literatüründe de görüyoruz. Kur’ân-ı Kerîm’de, kendilerine verilen bilgiyle amel etmeyenler eleştirilmiş ve onların durumu Cuma sûresinin 5. âyetinde “kitap yüklü merkepler” benzetmesiyle ifade edilmiştir.
Varoluşçuluğun öncü isimlerinden Danimarkalı filozof Søren Kierkegaard, cesaret kavramını metafizik bir çerçevede ele almış ve onu inançla ilişkilendirerek eserlerinde “iman cesareti”[7] kavramına yer vermiştir. Nitekim İngilizce “courage” (cesaret) kelimesi, Fransızca “cœur” (kalb) kelimesinden türemiştir. Son dönem benötesi psikolojisinin önde gelen isimlerinden Robert Frager, bu etimolojik anlamdan hareketle cesareti “kalb gücü” olarak tanımlamıştır.[8] Bilindiği üzere İslam düşüncesinde iman ve cesaret gibi duyguların merkezi kalbdir. Bu nedenle bu tür manevî dinamikler, kalbî bir güç[9] ve amel olarak nitelendirilmiştir.
Bazı âyetler de cesaret ile iman arasındaki ilişkiye işaret eder. Kehf sûresinde Ashab-ı Kehf için “Gerçekten onlar Rab’lerine tam iman etmiş gençlerdi. Biz de onların hidâyetlerini ve yakinlerini artırdık.” (Kehf, 18/13) buyrularak, iman ile kalbî sebat ve kararlılık arasındaki bağa dikkat çekilir. Bu bağlamda iman, insanın iç dünyasında bir güç ve metanet kaynağı olarak tasvir edilir. Bu perspektiften bakıldığında Kierkegaard’ın “iman gücü” yaklaşımı ile Bediüzzaman Said Nursî’nin “Hakiki imanı elde eden, kâinata meydan okuyabilir.”[10] ifadeleri benzer bir perspektiften yorumlanabilir.
Bununla birlikte Bertrand Russell, eserlerinin çeşitli bölümlerinde aydınların toplum üzerindeki etkilerine dikkat çeker ve bu bağlamda “entelektüel güç”[11] realitesinden bahseder. Hiç kuşkusuz aydın, bulunduğu sosyal hayatın önemli bir yapı taşıdır. Neşrettikleri ilim sayesinde toplum belli bir kıvama erer, âdeta metamorfoz geçirir. Misal olarak, bazılarına göre, şayet Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerini anlayacak birkaç yüz aydın[12] düşüncelerinde ona destek olabilseydi, onun temsil ettiği toplum daha farklı yerlerde olacaktı.
İlk bakışta belirli bir duruma has görünen bu ifadelerin arkasında daha kapsamlı bir hakikatin bulunduğu söylenebilir. Başka bir ifadeyle, geçmişten bugüne sahip çıkılmayan; Doğulu veya Batılı, eski-yeni, insaf sahibi ve hakperest bütün ilim insanları bu değerlendirmenin kapsamına dâhil edilebilir. Buna karşılık ilmî güce sahip kişilerin kendi aralarında kutuplaşması; menfaat, korku, çekememezlik ve makam hırsı sebebiyle zulüm ve haksızlık karşısında sessiz kalmaları ve birbirlerine destek olmamaları, toplumların ilerlemesine engel olan önemli sebeplerden biridir.
Yakın dönemde bu bağlamda dikkat çekici örneklerden biri, TDV İslâm Ansiklopedisi gibi yaklaşık otuz yılda tamamlanan önemli bir ilmî projenin tanıtım programında sarf edilen son derece yakışıksız söz ve hakaretler olmuştur. Söz konusu programda ülkenin önemli bir siyasi aktörü, yaptığı konuşmada; seksene yakın eser vermiş, çalışmaları farklı dillere tercüme edilmiş, siyasi baskılardan dolayı ülkesinden hicret etmek zorunda kalmış, toplumların ve genç nesillerin eğitimine, ahlakına ve inanç değerlerine büyük hizmet ve katkılar sağlamış din, ilim ve aksiyon insanı Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında isim vermeden “yalancı peygamber”, “sahte veli”, “âlim müsveddesi”, “virüs” gibi sıfatlarla ağır itham ve hakaretlerde bulunmuştur. O gün salonda bulunan, Diyanet ve İlahiyat camialarından önde gelen zevât başta olmak üzere, dinî çevrelerden çok sayıda ilim insanı, akademisyen, din adamı ve kurum temsilcisi, bu galiz nefret dili karşısında açık bir tepki göstermemiş, gösterememiştir…[13]
Tarihî süreç incelendiğinde, bulundukları dönemleri âdeta aydınlatan pek çok münevverin yeterince desteklenmediği, hatta zaman zaman görmezden gelindiği görülmektedir. Bununla birlikte, ilmî ve fikrî katkıları çoğu kez kendilerinden sonraki dönemlerde daha iyi anlaşılmıştır. Nitekim istisnalar dışında, başta peygamberler olmak üzere tarihte iz bırakmış büyük ilim ve devlet adamları, komutanlar ve farklı mesleklerden önde gelen şahsiyetler, cesaretleri sayesinde başarıya ulaşmış ve sonraki nesiller için birer hüsn-ü misal teşkil etmişlerdir.
Cemil Meriç’in dediği gibi aydının görevi karanlıkları aydınlatmaktır;[14] zulme, batıla ve menfaat odaklı yaklaşımlara hizmet etmemektir. Bu vazifesini ifa ederken cesaret duygusundan asla ödün vermemelidir. Unutulmamalıdır ki cesaret, ilim yolcusunun hakikate ulaşmasında ve kitleleri ona ulaştırmasında temel bir vasıftır. Bu hayatî duygunun ilmin inkişafında önemli bir yeri vardır. Bu sebeple entelektüel nesillerin hakikat, ilim ve cesaret ekseninde yetiştirilmesi, sağlıklı bir medeniyet tasavvurunun temel şartlarından biri olarak görülmelidir.
Kaynaklar
[1] Ahmet Özer, Pensilvanya Günlüğü, İst.: Ufuk Kitap, 2006, s. 277.
[2] Virtue Ethics. (2003). https://plato.stanford.edu/entries/ethics-virtue/ erişim tr.: 3.03.2026.
[3] Platon, Sokrates’in Savunması, çev. Ari Çokon, İst.: Türkiye İ. B. Kültür Yay., 2012, s. 162.
[4] H. Cappelen, I. Torsen ve S. Watzl, Vite, være, gjøre: Filosofi – lærebok med originaltekster, Oslo: Gyldendal Norsk Forlag AS / Universitet i Oslo, s. 47–48.
[5] Matt Clayton, Galileo Galilei: A Captivating Guide, Captivating History, 2019, s. 51.
[6] Robert Burton, Melankolinin Anatomisi: 1. Fasikül, çev. Tokmakçıoğlu, M., Aylak Adam Kültür Sanat Yay., s. 47.
[7] Søren Kierkegaard, Fear and Trembling Repetition, Princeton University Press, 1983, s. 100.
[8] Robert Frager (ed.), Manevî Rehberlik ve Benötesi Psikolojisi Üzerine, çev. Ömer Çolakoğlu, Yaklaşımlar, İst.: Kaknüs Yay., 2009, s. 34.
[9] Hüseyin Vâiz-i Kâşifî, Ahlâk-ı Muhsinî, İst.: TYEK Başk., 2019, s. 320.
[10] Bediüzzaman S. N., Sözler, Risale-i Nur Külliyatı, İst.: 2007, s. 334.
[11] Bertrand Russell, The Scientific Outlook, New York: Taylor & Francis e-Library, 2008, s. 210.
[12] M. Fethullah Gülen, Ruhumuzun Heykelini Dikerken, İst.: Nil Yayınları, 2011, s. 86.
[13] https://fgulen.com/tr/basindan-tr/haberler/aksiyon-diyanet-nefret-dili-caiz-degil erişim tr.: 3.03.2026.
[14] Cemil Meriç, Bu Ülke, İst.: İletişim Yay., s. 54.