Kalp Vadisinde Anne

Kadın, tarih sahnesinde her zaman ön planda görünmese de hayatın içinde üstlendiği önemli rollerle varlığını derinden ve sürekli hissettirir. Şefkat ve rahmet cilveleriyle donatılmış ve hatta süslenmiş olan bu nadide varlık, annelikten başlayıp ifa ettiği pek çok önemli işlerle insanlık tarihinin farklı karelerinde belirleyici görevler üstlenmiştir. O, kader tarafından kendine verilen görevi yerine getirir ve nihayet rahmet eseri cennetler ayaklarının altına serilir. Ne var ki dünya imtihan yeri olduğundan sıkıntılar o şefkat yüklü kalplere daha fazla dokunur.

Geçmiş zaman dilimlerinde annelerin yaşadığı istisnai ama insanlık açısından çok önemli bazı olaylara Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle kalp penceresinden ve iman sinemasından bakmak anlamlı olur.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhdûd ashabını anlatırken bir anneden de bahseder. Tabir yerinde ise kamera, kucağında bebeği olan bir anneye çevrilir ve yakın çekim başlar. Bu karede annelerin Allah’a ve ahirete iman mücadelesindeki ulvi varlıklarını ve onların her dönemde yaşayacakları çileleri görmek mümkündür. O bir yandan ateşler karşısında canından bir parça olan yavrusunu korumanın endişesini yaşar bir yandan da Allah’a vermiş olduğu sözün arkasında durma azmindedir. Kalbinde iki heyecan saklar o sırada. İkisi de kutsaldır. Ancak Allah’ın rahmetine, kudretine itimat etme zamanıdır. Sabrın kurtuluşa evrildiği andır. Bebek dile gelir ve annesine korkmaması gerektiğini söyler. Allah onun kalbini bebeğinin sesiyle teselli eder. Yani Allah, kuluna kafidir.

Uhdûd annesi sadece tarihi bir figür değildir. O her devirde yaşayacak ve farklı ateşlerle imtihan edilecektir. O güzel insanlar, salihler, Rahman’ın kulları yeryüzünde arzıendam ettiği müddetçe ateşler yakanlar eksik olmayacaktır. Fitneler devam edecek, altın kalpler belli olacaktır. Hendek ateşlerine atılmak üzere olan annenin kalbi ile günümüzde imanından dolayı çileler çeken annelerin kalpleri arasında ne fark var? İtminan içinde değil midir kalpleri gaybubette, hapiste ve hicrette olsalar da? “Bize Allah yeter” değil midir cevapları “Bize itaat edersen, bizim dediğimizi dersen yanmazsın” diyenlere?

Kamera bu sefer tarihin başka bir dönemine çevrilir. Yeni doğmuş bir bebek ve annesi görünür gecenin zülüflerinde. Anne, gözyaşları içinde bebeğini bir sandık içinde Nil Nehri’ne bırakır. Bu bir bebeğin mecburi hicretinden başka bir şey değildir. Bu yüzden bebeğe yani Musa aleyhisselâm’a Beşikli Muhacir dense yeridir. Annesi yavrusunu nasıl sarıp sarmaladı, nasıl kokladı kim bilir. O saatler nasıl geçti onun müşfik kalbinde tarifi mümkün müdür? Ve bir annenin kendi elleriyle bebeğini bir nehre bırakması!  Bir anne için dayanılmaz ve tarifi imkânsız acının yaşandığı anlardır. Musa’sı olmadan geçirdiği o ilk gecenin hicranını hangi kalem yazabilir? Sinesinde kopan fırtınalar onu rahat bırakmaz ve kızı Miryam’ı bebeğinin peşinden gönderir. Başı hüzün de olsa sonu çok güzel olacak bir görev üstlenmiştir o.

Âyet-i kerime onun kalbinin fırtınalar içinde savrulduğunu ve bundan dolayı neredeyse sırrını ifşa etme noktasına geldiğini ifade eder (Kasas, 28/10). Bu hâl dayanamayıp feryâd u figan etme demektir. Ancak Allah onun kalbine sekine vermiştir. Kulun arşı titreten inlemesine göklerden imdat edilmiştir. Miryam geldiğinde kardeşinden haber verdi annesine. Musa firavun ailesinin elindeydi. Bu durum ilk anda ikinci bir kalp helecanı demekti. O anda kaç yıllar yaşadı, ömründen kaç seneler geçiverip gitti kim bilir. Ancak ardından bir teselli daha gelecektir.

O’nun her şeyden haberi vardı.

Kim anlıyor bebeğinden ayrılmak zorunda kalan anneleri? Onların kalplerini yakan ateşlere kimler su serpiyor? Olaylar Rahman ve Rahim olan Allah’ı işaret ediyor. O müminlerin velisidir. Gönülleri O bilir. O, kendine güvenen kuluna kafidir. Anneler de öyle yapıyor sadece O’na itimat ediyor. Kulların anlayışsızlığından O’na sığınıyor.

Tarihin yine kırılma anlarından birindeyiz. İmran’ın eşi Hanna kendi dünyasında Allah’a dualar ediyor, bir evlat istiyordu. Doğacak evladını mabede adayacağına söz veriyordu. Belli ki onun erkek olmasını istiyordu. Gönlü iman dolu bu mübarek kadın, doğacak olan can paresinden ayrı kalmayı göze almıştı. İman dolu bir kalbin güven vadisinde kendisine yer bulmasıydı belki bu. Ancak bebek kız olunca tereddüt geçirmiş sonra kaderin yönlendirmesi ile Meryem’i mabede göndermişti. Meryem, annesinin Allah’a verdiği söz gereği Hazreti Zekeriyya (aleyhisselâm) gözetiminde mabette yaşamaya başlamıştı. Küçük Meryem yuvasından ayrılmış, bir nevi gurbet yaşıyordu. Meryem doğmadan önce eşi İmran’ı kaybeden Hanna’ya düşen sabırdı. Yıllarca özlemini çektiği evladından ayrılmak zorunda kalması nasıl bir imtihandı? Rabbine verdiği sözle can yarısının arasında kalmak… Onun kokusunu içine çektikten sonra ondan ayrılmak… Nasıl bırakırdı yavrusunu? Duası diline dolanıyor ne yapacağını bilemiyordu. Hanna bir annenin yaşayabileceği en zor imtihanlardan birini yaşıyordu.

Annelerin bebeklerinden, çocuklarından ayrılmak zorunda kaldığı günümüz dünyasında Hanna’yı anlamak çok da zor olmasa gerek. Onlar da gönül dünyalarında büyüyen hayallerle kutsal Hanna gibi evlatlarını Allah’a hizmet için büyütüyor, günlük koşuşturmalar içinde can parelerinin güzel bir şekilde yetişmesine gayret ediyorlar. Her devrin Hannaları olacak ve her dönem, kendi kahraman annelerinin tarihini yazacak. Kur’ân’ın yaptığı gibi.

Ya Hazreti Meryem? O, iffet, izzet, fazilet sahibi bir kadın olarak nasıl ağır imtihana tâbi tutuldu? Neler çekti Allah’a güzel bir kul olma uğruna? Nelere göğüs gerdi biricik evladı Hazreti İsa’yı koruma adına? Oğlunun doğumu esnasında toplumun, üzerinde oluşturacağı baskıyı bütün şiddetiyle hissediyor ve “Ne olurdu bu iş başıma gelmeden ölüp unutulup gitseydim” (Meryem, 19/23) diye ıztırarla inliyordu. Onun bu sözleri bir kadının, bir annenin yaşadığı çaresizliği çok acı bir şekilde ifadeden başka nedir ki? Günümüz mazlumlarından kaç kadın böyle düşünmüş ve Allah’a dua etmiştir bilinmez. İnsan onuruna yakışmayan hakaretlere maruz kalan o nadide annelerle Hazreti Meryem’in aynı dualarda birleştiği hakikat değil midir?

Hazreti Meryem hurma ağacının altında çaresiz ve kimsesizdi. İffet, zühd, itaat, takva kavramlarının sembol şahsiyeti bu kadın hurma ağacının altında hüzün yüküyle otururken ağacın meyvelerinden yemesini isteyen bir ses duydu. Ses, “Hurma ağacını kendine doğru silkele, üzerine olgun taze hurmalar dökülsün. Artık ye iç gözün aydın olsun. Eğer herhangi birini görürsen ben Rahman’a oruç adadım bugün kimseyle konuşmayacağım de” (Meryem, 19/25) diyordu. Rahman, kullarına her zaman yardım ediyor, onları çaresiz bırakmıyor. Meryem-misal annelerin gözyaşları, gönül sızıları bir yerlerde birikiyor, rahmet damlaları hâlinde yere düşüyor. Rahman, onlara umulmadık kapılar açıyor. Bir zaman konuşmanın da kâr etmeyeceği anlar oluyor, susuyorlar. Onlar namına hadiselerin dili konuşuyor.

Hazreti Meryem’i kucağında bebekle görenler hemen imalı sözler söylüyorlardı. O günden bugüne ne değişti ki? Ey İsa Mesih annesi, sana ne çok benziyor çektikleri çilelerle günümüz Meryemleri. Onlara da olmadık sözler söyleniyor, olmadık iftiralar atılıyor. Toplumsal baskılara maruz kalıyor ve onlar da senin gibi hayattan tecrit ediliyorlar. Ancak kader onların da yoluna sular serpiyor, onları da kaldıkları zor durumlardan kurtarıyor. Onlar da önceki mübarek misallerde olduğu gibi yine O’nun rızasına koşuyorlar. Nihayet ilahi lütuflar altında kalpleri itminan içinde hayata yürüyorlar. Onların nur izlerinden binler yürüyor, dünya adım adım şefkat ve merhamet vadilerine açılıyor.

 

Bu yazıyı paylaş