Kalbin Zümrüt Tepeleri – Sekir ve Sahv – 2* –

Bazıları sekri, kelimenin ifade ettiği mânâ itibarıyla yadırgamış, aklen ve şer’an mezmum olan bir mefhumun tebcil edilmesi şeklinde anlamış ve ona karşı belli tavırlar içinde olmuşlardır. Aslında aşk u vecdin gereği kendinde olmama “hâli” diyebileceğimiz sekir, Hazreti Tecellî’nin insanı mest ve sermest eden vâridât veya tayflarına bir mânâda maruziyet, bir mânâda da mazhariyetten kinaye olarak kullanılmıştır. Cihet-i câmia da zevk u lezzet ve temyiz edememe gibi hususlar olsa gerek… Tevbe ile alâkalı bir hadis-i şerifte Hazreti Sahib-i Muhkemât, böyle muvakkat, fakat aşkın bir sevinç karşısında: اَللّٰهُمَّ أَنْتَ عَبْدي وَأَنَا رَبُّكَ 1 bedevî misalindeki beyanıyla bize bu konuda kapı aralar.

Kaldı ki her zaman hâle mağlup, aşk u iştiyakla yanıp tutuşan dünya kadar insan gelip geçmiştir. “Ey mutribâ, çal sazları, mest u harabem men bu gece” (M. Lûtfî) diyen zat, mecazın cevazıyla, başka değil, âşıkların şevk u tarabını anlatıyor.

Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da pek çok hakikat yolcusu, her yerde temaşa ettikleri ilâhî nur, renk ve şekil karşısında, kendi çerçevelerine göre hep aynı şeyleri mırıldanacaklardır.

Aslında, sâlikin kalbi vecd ile sarıldığı, gönlü Ebedî Mahbûb’a aktığı, vicdanıyla gidip maiyyet yaşadığı esnada, enbiyâ basîret ve azmi gerekir ki bu türlü iltibaslara girilmesin. Yoksa muhabbet çağlayanlarına yelken açan âşık u sâdıklar, yer yer mecralarından taşarak aşkın yaşayacaklardır; yaşayacak ve beraberliğin verdiği neşve ve sürûrla her zaman kendilerini o aşk dalgalarına salacak, hep “Hû” deyip hayret yaşayacaklardır.

Sekir süresince hak yolcusunun gaybet duygusu hep “Hû” ile seslendirilir. Aşağıdaki mısralar -iltibasa açık yanları mahfuz- bu vadide söylenmiş güzel sözlerdendir:

                       Dîdemin envârı Hû’dur, aklımın fermânı Hû;

                       Dilimin ezkârı Hû’dur, nâlemin efgânı Hû;

                       Gönlümün seyrânı Hû’dur, cânımın cânânı Hû;

                       Âşık-ı sermest olanlar Hû iledir Hû ile,

                       Nakd-i cânın harç kılmış yoluna dildârının,

                       Vaslı Hû’dur, faslı Hû’dur, derdine dermânı Hû.

                                                                                (Abdiyâ)

Sahv, ârifin, his ve şuur gaybûbetinden sonra, ikinci bir ihsas ve idrakle kendine gelmesi veya ömrünü, enbiyâ-i izâm gibi hep gözleri açık, ihsasları tam ve şuuru yerinde olarak geçirmesinden ibaret sayılmıştır ki ona sekrin zıddı da diyebiliriz. Tokâdîzâde Şekîp’in:

              “Bezminin mahrem-i bîhûşu olan ehl-i huzûr,

              İstemez neşvesini sahv ile etmek tağyir”

beyti, konuyla alâkalı önemli bir çerçeve sayılabilir.

Sekir bir hâl ise, sahv bir makamdır ve sekre göre daha objektif, daha sıhhatli ve daha istikametli bir makamdır. Sekir, subjektif Hak mülâhazasına istinad etmesine karşılık sahv, isimleriyle malum, sıfatlarıyla muhat, nâ kabil-i idrak Zât-ı Ecell ü A’lâ mülâhazasına dayanmaktadır. Diğer bir tabirle sekir, infisal televvünlü, sahv ise ittisal edalıdır. İlkinde az çok “fenâ fillâh” işareti, ikincisinde de “beka billâh” remzi sezilir. O’nun bekasıyla bir beka billâh ki böyle bir hâl, “beka billâh-maallah” sözcükleriyle ifade edilir.

Bazıları sekri sahva tercih etmiş ise de bu ya hâle mağlup olmuş mestlerin mülâhazasıdır veya sülûkun televvün vadilerinde cereyan etmesinden kaynaklanmaktadır; zira sekirde gaybet, sahvda huzur vardır. Sekrin hâle mağlubiyeti, sahvin ihsas ve şuura merbut bulunması, sekrin televvün, sahvin temekkün ifade etmesi, sekrin bazı velilerin yolu, sahvin enbiyâ ve asfiyânın mesleği olması gibi hususlar, sahvin birkaç kadem önde olduğunu göstermektedir ve وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَقينُ  “Gelmesi muhakkak yakîn gelinceye dek Rabbine ibadet et!”2 diğer bir yaklaşımla; gözlerin ölümle iman rükünlerinin hakikatine uyanacağı ana kadar seyr u sülûk-i ruhanîyi devam ettir; ettir, zira nâmütenâhîye müteveccih seyahat de nâmütenâhîdir.

Bundan başka sahv, hayat mülâhazasıyla da sımsıkı irtibatlı ve cem-i irade hâlidir. Sekirde “cem-i vücud” ve “cem-i şuhûd” mülâhazalarının yer yer iradeyi baskı altına almalarına karşılık, sahvde: فَبِيَ يَسْمَعُ وَبِيَ يُبْصِرُ وَبِيَ يَبْطِشُ وَبِيَ يَمْشي “Benimle duyar, Benimle görür, Benimle tutar ve Benimle yürür.”3 gibi Allah maiyyetinin tezahür ve tecellileri sayılan bir hususî inayet, hususî riayet ve hususî medet söz konusudur.

 

 

 

رَبَّنَۤا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا [4]

وَصَلَّى اللهُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِه أَبَدًا

 

*Yazının baş kısmı bir önceki sayımızda neşredilmiştir.

 

Sızıntı, Haziran 1997 

Dipnotlar

  1. Müslim, tevbe7.
  2. Hicr sûresi, 15/99.
  3. el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl3/81; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân2/580.
  4. Kehf sûresi, 18/10.

Bu yazıyı paylaş