İstiklal Mahkemesi hâkimlerinden Lütfi Müfit Bey’in şu sözü adalet mekanizmasının rejim güçleri tarafından bir silah gibi kullanıldığının bir delili gibidir: “Bizim belli, millî bir amacımız vardır. Ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız.”[1] Bu, yargının o dönemde iktidardaki partinin bir organı hâline geldiğinin itirafıdır.

Yargı, adalet dağıtmadaki gücünü ve etkisini bağımsızlığından alır. Parlamenter sistemlerde yasama, yürütme ve yargı, devletin temel güçleridir. Bunlar arasındaki, ilişki demokratik sistemin sağlıklı işlemesinin şartıdır. Özellikle yargının, yasama ve yürütme üzerindeki etkisinin seviyesi, o ülkenin hukuk devleti ya da hukukun üstünlüğüne göre yönetilip yönetilmediğiyle ölçülür.

Kanunların iyi hazırlanmasının ötesinde adalet dağıtan mahkemelerin “Kanunlar önünde herkes eşittir.” ilkesine göre hareket ettiği ülkelerde bağımsız yargıdan bahsedilebilir.

Yargı, siyasetin emrine girdiğinde, muktedirlerin elinde bir rejim sopasına dönüşür. Böyle bir ortamda mahkemeler karar vermeden siyasilerden gelecek habere kulak kabartır. Türkiye’de medyaya yansıyan bir olay yaşanmıştı. Heyetli mahkemelerin birinde, tam karar aşamasında, hâkimlerden biri duruşmaya geç kalmış, mikrofonun açık unutulmasından dolayı hâkimin siyasilerden biriyle görüştüğü ortaya çıkmıştı. Kanunlara göre hüküm vermesi gereken hâkimler, karar vermeden önce kendilerini esir eden efendilerinden haber bekliyorlarsa orada adalet katledilmiş demektir.

Tarihte yargının rejim bekçiliğine soyunduğu birçok örnek mevcuttur. İstiklal Mahkemeleri bunlardan biridir. İlk kurulduğu yıllarda milli mücadeleye çok ciddi katkıları olmuş olsa da Cumhuriyetin kurulmasından sonra muhalifleri yargılayıp susturan, hatta yok eden bir giyotine inkılap etmiştir.

İstiklal Mahkemelerinin Kuruluşu

Birinci Dünya Savaşının bitmesi ve 30 Ekim 1918 yılında Mondros Mütarekesinin imzalanmasından sonra, Osmanlı Devleti’nde otorite boşluğundan kaynaklanan bir kaos ortamı oluşmuştur. Bu kargaşa ortamında isyanlar çıkıyor ve cephedeki askerler firar ederek bu isyancılara katılıyorlardı. Bu dönemde çıkarılan Hıyanet-i Vataniye kanununun, İstiklal Mahkemelerinin kuruluş felsefesini oluşturduğu söylenebilir.

İstanbul’un işgalinin (16 Mart 1920) ardından, ülkenin kurtuluşu için çalışmalara başlayan Ankara Hükûmeti, öncelikle ülke içinde otoriteyi eline almak ve güvenliği sağlamak maksadıyla, 29 Nisan 1920 tarihinde bu kanunu çıkardı. 14 maddeden oluşan kanun, ülkeyi düşman istilâsından kurtarmak üzere kurulmuş bulunan Büyük Millet Meclisinin meşruiyetine karşı her türlü sözlü, yazılı ve fiilî muhalefette bulunmayı ve halkı isyana teşvik etmeyi vatana ihanet sayıyor, bu suçları işleyenlerin idamla cezalandırılmalarını öngörüyordu. Davalar azamî 20 gün içinde karara bağlanacak ve cezalar meclisin onayından sonra infaz edilecekti.[2] Bu açıdan bakıldığında, İstiklal Mahkemelerinin Fransız Devrim Mahkemeleri ile benzerlik gösterdiği söylenebilir.

İstiklal Mahkemeleri, kuruluş ve görev alanı itibariyle üç dönemde incelenebilir:

Birinci dönem: 18 Eylül 1920 ile 17 Şubat 1921 tarihleri arasında görev yapan mahkemeleridir. İstiklal Mahkemeleri yasasının kabulünden sonra Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa 14 İstiklal Mahkemesi kurulması için öneride bulundu. Fakat bu sayı çok görüldüğü için sekiz yerde İstiklal Mahkemesi kuruldu: Ankara, Eskişehir, Konya, Isparta, Sivas, Kastamonu, Pozantı, Diyarbakır.

İkinci dönem: 30 Temmuz 1921 ile Ekim 1923 tarihleri arasında çalışan İstiklal Mahkemeleridir. 19 Ağustos 1921’Kastamonu’da, 12 Ağustos 1921’de Konya’da, 17 Ağustos 1921’de Samsun’da ve 22 Eylül 1921 tarihinde Yozgat’ta kuruldu. Bu dönemde İstiklal Mahkemelerinde asker kaçakları, İstiklal Harbinde düşmana yardım edenler ve isyan çıkaranlar yargılandı.

Üçüncü Dönem: Cumhuriyet Döneminde kurulan İstiklal Mahkemeleridir. 1923 ile 1927 yılları asında görev yapmış, isyanlarda ve olağanüstü hâllerde kurulmuştur. 6 Nisan 1925 tarihinde Diyarbakır’da Şeyh Sait İsyanı sonrasında Şark İstiklal Mahkemeleri de kurulmuştur.[3]

Bu dönemdeki İstiklal Mahkemeleri, toplumu dönüştürmek maksadıyla başlatılan devrimlerin başarıya ulaşması ve her türlü muhalefeti susturma ve sindirme aracı olarak kullanılmıştır. Bu hususiyetlerinden dolayı, Cumhuriyet dönemi İstiklal Mahkemeleri, Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı konularının başında gelmiştir.[4]

Millî Mücadele döneminde kurulan mahkemeler, kuruluş maksadına uygun hareket etmiş ve millî mücadeleye katkıları olmuştur. Belki de bu sebepten varlıkları bir zorunluluk olarak görülmüş ve özellikle dindar insanlar için zulüm aracına dönüşen sonraki mahkemeler meşruiyetini (!) buradan almıştır.

Ankara İstiklal Mahkemesi

Ankara İstiklal Mahkemesi başlangıçta askerlikten firar edenleri yargılamış, daha sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile alakalı yargılamalar da yapmıştır. Mahkemede ayrıca birçok gazeteci, rejime muhalefet gerekçesiyle tutuklanarak yargılanmıştır. Ankara İstiklal Mahkemesinin bakmış olduğu önemli davalardan biri, Millî Mücadelenin önde gelen isimlerinin yargılandığı İzmir Suikastı Davasıdır. Bu davada Mustafa Kemal’e suikast girişiminde bulundukları gerekçesiyle zanlılar ve tertiple alakası olduğu iddia edilen, içlerinde birçok paşanın da bulunduğu kişiler yargılanmıştır. Şapka kanununun çıkarılmasıyla memleket genelinde hükümete karşı oluşan tepki ve protestolar üzerine, Ankara İstiklal Mahkemesi bu hareketleri Cumhuriyet’e karşı yapılan ayaklanma teşebbüsleri şeklinde telakki ederek Sivas, Tokat, Erzurum, Rize, Giresun ve Ankara’da gezici olarak görev yapmış ve ayaklanma saydığı bu olaylara müdahil olmuştur. Ankara İstiklal Mahkemesi, rejime muhalif olanlardan iktidara destek vermeyen gazetecilere, şapka inkılabına muhalefet edenlerden İzmir Suikastı girişimine iştirak etmekle itham edilenlere, Şeyh Said’den İskilipli Âtıf Hoca’ya ve İttihatçılara kadar pek çok davaya bakmıştır. Farklı tarihlerde altışar aylık uzatmalarla yaklaşık iki yıl görev yapan Ankara İstiklal Mahkemesi ve Şark İstiklal Mahkemesi, 7 Mart 1927 tarihinde Meclis’in aldığı bir kararla kapatılmıştır.[5]

İstiklal Mahkemelerinde, İskilipli Âtıf Hoca’nın 26 Ocak 1926 senesinde yapılan yargılama tutanaklarına geçen savunması ve Mahkeme Heyeti ile diyaloğu, mahkemelerin yargılama esnasında hakkın ortaya çıkması ve ihkâk-ı hak için değil muhalifleri bertaraf etmek için kurulduğunu göstermektedir.

Âtıf Hoca, önce Giresun’daki şapka olaylarıyla ilgili yargılanmış ve beraat etmiştir. Fakat aynı Mahkeme, birkaç gün sonra, Âtıf Hoca’yı Şapka Kanunundan bir yıl önce yazdığı Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı risalesini çeşitli bölgelere dağıtarak halkı isyana teşvik ettiği gerekçesiyle tutuklayarak Ankara’ya sevk etmiştir.

İskilipli Âtıf Hoca ve beraberindeki sanıklar için 1–3 Şubat tarihlerinde yapılan duruşmalarda Âtıf Hoca, yazdığı kitabı çeşitli bölgelere dağıtarak halkı isyana teşvik ettiği şeklindeki iddiaları tamamen çürütmüştür. Mahkeme savcısı kitabın bir yıl önce yazıldığının ve Millî Eğitim Bakanlığının izniyle basıldığının sabit olduğunu, fakat yine de olaylarda etkisi olduğunu “vicdanen kabul ettiğini” belirtmiştir.

3 Şubat’ta yapılan son duruşmada, savcı tarafından İskilipli Âtıf Hoca için 3 ile 15 yıl arasında bir ceza istenmiş olmasına rağmen Mahkeme, Babaeski Müftüsü Ali Rıza ve Âtıf Hoca’yı “Türkiye Cumhuriyeti’nin Teşkilat-ı Esasiye Kanununu tamamen veya kısmen tağyir” gerekçesiyle idama mahkûm etmiş ve yargılama hükmü tutanaklara şu şekilde geçmiştir:

… Adı geçen kanunun 55. maddesinin ‘TC’nin Teşkilat-ı Esasiye Kanununu tamamen veya kısmen tağyir… veya ifa-yı vazifeden men’ine cebren teşebbüs edenler idam olunur’ diyen muharrer fırkası mucibince İskilipli Hoca Âtıf… efendinin salben (asılarak) idamlarına… oy birliği ile karar verildi.” (Ankara İstiklal Mahkemesi).

Mahkeme Heyeti: Reis: Ali Çetinkaya (Kel Ali) (Afyon Mebusu), Savcı: Necip Ali Küçüka (Denizli Mebusu), Azalar: Kılıç Ali ve Reşid Gâlib (Antep ve Aydın Mebusları).[6]

Tarih aynasından günümüze bakıldığında, bugün zulüm yağdıran ve muktedirlerin elinde oyuncak olan mahkemelerin, İstiklal Mahkemelerinin mirasçısı gibi hareket ettiği görülmektedir. Âdeta isimlerini Türk yargı tarihine “zulüm abideleri” olarak yazdıran Üç Aliler gibi bu günlerin hâkimleri ve savcıları da zulmün mahkeme ayağı ile yürümesine yardımcı olmaktadır.

Hidayet Karaca yargılanıp tutuklandığı duruşmada şunları söylemiştir: “Bir insan bir diziyle tutuklanabiliyorsa bu hayalî bir davadır. Önemli olan ülkede demokrasinin yerleşmesi… (Mahkûmiyetimle ilgili verilen) karar, beklenen karardı. Zaten biz buradan bir adalet çıkacağını tahmin etmiyorduk. (Avukatlarına dönerek) önemli olan, dualarınız bizimle olsun. Allah hayırlara vesile kılsın. Bizimle ilgili bu kararı verenler bir delil gösteremediler… Bir delil var mı hâkim bey?… Beni terör örgütü yöneticiliği ile tutukluyorsunuz… Bu örgütün silahları nerede? Örgüt yöneticiliği nerede? (Bununla ilgili deliller) bir filmden bulunuyorsa… Bu kararı verenler bir gün benim oturduğum yere oturacaklar… Tarih buna şahit olacak… Allah rızası için, demokrasi adına, demokrasi için çalışın.”[7]

Dün adaleti katledip mahkemeler yoluyla Bediüzzaman ve İskilipli Âtıf Hoca gibi şahsiyetlere zulmeden siyasî iktidar, bugün binlerce masuma, “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor.” diyerek zulmediyor.

Adaletin bir gün dönmesi ve Hidayet Karaca’nın dediği gibi, “adaleti katledenlerin âdil şekilde yargılanması” temennisiyle…

Dipnotlar

[1] Dr. Serdar Efeoğlu, “Dün Takrir-i Sükûn, Bugün OHAL”, www.tr724.com/dun-takrir-i-sukun-bugun-ohal-dr-serdar-efeoglu/

[2] Cevdet Küçük, “İstiklâl Mahkemeleri”, TDV İslâm Ansiklopedisi, Ankara: TDV Yayınları, 1995, c. 23, s. 350–355.

[3] “İstiklal Mahkemeleri”, www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/istiklal-mahlemeleri-851

[4] Seyfettin Aslan, Tahir Dündar, “Cumhuriyet Döneminde İstiklal Mahkemeleri”, Mukaddime, 2014, 5(1), s. 5, dergipark.org.tr/tr/download/article-file/184143

[5] www.tbmm.gov.tr/yayinlar/istiklal_mahkemesi/cilt1.pdf

[6] Aslan ve Dündar, a.g.e., s. 35.

[7] Metin Yıkar, “Hidayet Karaca’ya bu kinin nedeni ne?”, kronos34.news/tr/karacaya-bu-kinin-nedeni-ne/