İstiklal Mahkemesi hâkimlerinden Lütfi Müfit Bey’in şu sözü adalet mekanizmasının rejim güçleri tarafından bir silah gibi kullanıldığının bir delili gibidir: “Bizim belli, millî bir amacımız vardır. Ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız.”[i] Bu, yargının o dönemde iktidardaki partinin bir organı hâline geldiğinin itirafıdır.


Yargı, adalet dağıtmadaki gücünü ve etkisini bağımsızlığından alır. Parlamenter sistemlerde yasama, yürütme ve yargı, devletin temel güçleridir. Bunlar arasındaki, ilişki demokratik sistemin sağlıklı işlemesinin şartıdır. Özellikle yargının, yasama ve yürütme üzerindeki etkisinin seviyesi, o ülkenin hukuk devleti ya da hukukun üstünlüğüne göre yönetilip yönetilmediğiyle ölçülür.

Kanunların iyi hazırlanmasının ötesinde adalet dağıtan mahkemelerin “Kanunlar önünde herkes eşittir.” ilkesine göre hareket ettiği ülkelerde bağımsız yargıdan bahsedilebilir.

Yargı, siyasetin emrine girdiğinde, muktedirlerin elinde bir rejim sopasına dönüşür. Böyle bir ortamda mahkemeler karar vermeden siyasilerden gelecek habere kulak kabartır. Türkiye’de medyaya yansıyan bir olay yaşanmıştı. Heyetli mahkemelerin birinde, tam karar aşamasında, hâkimlerden biri duruşmaya geç kalmış, mikrofonun açık unutulmasından dolayı hâkimin siyasilerden biriyle görüştüğü ortaya çıkmıştı. Kanunlara göre hüküm vermesi gereken hâkimler, karar vermeden önce kendilerini esir eden efendilerinden haber bekliyorlarsa orada adalet katledilmiş demektir.

[i] Dr. Serdar Efeoğlu, “Dün Takrir-i Sükûn, Bugün OHAL”, www.tr724.com/dun-takrir-i-sukun-bugun-ohal-dr-serdar-efeoglu/